10/25/2013

Yeşil Tüketime Bakış Açımız



Türkiye Sürdürülebilirlik Akademisi, sürdürülebilir bir geleceğin ancak ekonomik, toplumsal ve çevresel alanlarda yapılacak çevre dostu girişimlerin bir araya gelmesi ile elde edileceğine inanarak bu yolda önemli çalışmalar gerçekleştiren bir sosyal girişim. Akademi, sürdürülebilir gelecek ve kalkınma için farklı sektörlerde sürdürülebilirlik dönüşümünü hızlandıracak bilgilendirme ve bilinçlendirme çalışmaları yapıyor. Gelin yakından bakalım...

Alışverişte karşımıza çıkan ürünler arasından hangilerini tercih edeceğimizi hangi kriterlere göre karar veriyoruz? Bu ürünlerden çevreci olanlarını tercih edip etmeme arasında nasıl bir düşünce planından sonra sonuca varıyoruz?

Sürdürülebilirlik Akademisi’nin tüketici davranışlarını daha yakından anlamamıza yardımcı olması için hazırladığı çalışmalardan biri, tüketicilerin yeşil tüketim alışkanlıklarını ve bu ürünlere yaklaşımını ortaya koyan Yeşil Tüketim Araştırması. 2011 yılında 15 farklı ilden 1487 kentli tüketicinin katılımı ile gerçekleştirilen çalışma, Türk tüketicilerin çevreci ürünleri satın almak istediğini ancak pahalı ve yetersiz bulduğunu gösteriyor. Esas amaç Türk tüketicisinin “çevreci tüketim” konusundaki davranışlarını, beklentilerini ve satın alma alışkanlıklarını anlamak ve bu alandaki davranışlarının ne kadar çevreci bilince dayalı olduğunu ölçmek olsa da, çalışmadan elde edilen sonuçlar gerçekten ilginç.

Yeşil Tüketim Araştırması, “yeşil ve çevre dostu ürün” denilince tüketicilerin yarısının aklına geri dönüşümlü ürünler geldiğini; tüketicilerin yüzde otuz altı (36%)’sının organik, yüzde otuz iki (32%)’sinin ise “enerji tasarruflu” ürünlerin çevre dostu olduğunu düşündüğünü belirtiyor.

Tüketiciler çevre konusunu önemsemelerine rağmen, bu konudaki düşünceleri ile davranışları büyük oranda farklılık gösteriyor. Satın alacakları ürünlerin yeşil ve çevre dostu olması gerektiğini düşünenlerin oranı yüzde yetmiş (70%)’den fazla olsa da, sıklıkla yeşil ve çevre dostu ürün satın alanlar yüzde yirmi (20%)’den az. Öte yandan tüketicilerin yüzde elli dört (54%)’ü “yeşil ve çevre dostu ürün tüketmeliyiz” fikrini destekleyerek bilinçli olduğunu vurgulasa da, hiçbir zaman çevre dostu ürün almıyor!

Bu çalışma ülkemizde yapılmasa da, halkımızı ele alan benzer bir çalışmanın çok yakın sonuçlar çıkaracağı görüşündeyim. Bu durumda sorulacak tek soru şu: Çevreyi önemseyen ve yeşil ürünlerin gerekli olduğunu düşünen Türk halkı neden iş bu ürünleri satın almaya gelince geri çekiliyor?

Esas neden istememek değil alamamak! Çünkü çevreci ürünlerin fiyatları, çevreci olmayan benzerlerine kıyasla daha yüksek. Buna göre tüketicilerin yarısından çoğu, yeşil ve çevre dostu ürünleri isteseler de yüksek fiyatlarından dolayı alamıyor. Bir diğer neden, yüzde yirmi altı (26%) tüketicinin belirttiği, çevreci ürünlerin sunduğu sınırlı çeşit olanakları. Çevre dostu ürün çeşitlerinin çok sınırlı olduğunu düşünen bu tüketici grubu, raflarda daha fazla yeşil ürün görmek istediğini belirtiyor. Son olarak yüzde yirmi (20%) tüketici ise, yeşil olduğu iddia edilen ürünlerin bu doğrultuda yeterli bilgi sunmadıklarından dolayı güvenilirliklerini sorguluyor.

Genel olarak daha çok firmanın çevre alanında yürütmeye başladığı çalışmalar ile genişleyen yeşil ürün yelpazesi, tüketicilerin bu sektöre olan güveninin artmasında büyük rol oynuyor. Yapılan çalışmalara paralel olarak artan bilinç, tüketicilerin marketteki ürünlerle ilgili daha detaylı bilgi verilmesi talebini de karşılayarak, bu sektörde ismini duyurmaya çalışan markalara iyi bir yol haritası oluşturabilecek.

Ülkemizde henüz tam anlamıyla yerleşmiş olmayan yeşil ve çevre dostu ürünlere olan talebin artması için gerekli adımlar atılmalıdır. Bu yolda geliştirilecek ürünlerin enerji tasarrufu sağlaması gerektiği görüşünde olan tüketicilerin de istekleri doğrultusunda, uygun fiyatlandırma, gerekli bilgilendirme, ve yeterli çeşitlendirme olanakları ile sürdürülebilir tüketimde önemli adımlar atmanın zamanı çoktan geldi!


Çise Ünlüer (27 Ekim 2013)
ciseunluer@gmail.com

10/18/2013

(Kırk) Yediden Yetmişe



Grönland, İzlanda, Antarktika, Alaska, ve Alpler... iklim değişikliği gerçeğinin en büyük kanıtları!

Dünyanın büyük bir kısmını kaplayan buzullar göz göre göre ortadan kayboluyor. Bu değişimleri gözlemlemek amaçlı buzul kıyılarına yerleştirilen güneş enerjisi ile çalışan fotoğraf makineleri, normal şartlarda oldukça yavaş gerçekleşen buzul hareketlerinin, iklim değişikliğine bağlı olarak çok daha hızlı gerçekleştiğini kanıtlıyor.

Buzulların bilim dünyasında nefes alan ve hareket eden varlıklar olarak değerlendirildiğini biliyor muydunuz? Kış aylarında yağan karla büyüyen, bu zamanlarda nefes alan buzullar; yaz aylarında erir ve nefes verir. Buzullar, üzerlerindeki yük ağırlaştıkça akmaya başlar ve bu şekilde hareket eder. Hareket etmeyen buz yığınları buzul olarak nitelendirilmez. Sanayileşme öncesi zamanlarda, yakınlarındaki yerleşim yerlerini tehdit ettikleri için bu noktalarda yaşayan insanların korkulu rüyası olan buzullar, yirminci yüzyılda turisterlerden rağbet görmeye başlar.

Bu alanda yıllardır toplanan veriler, dünyanın farklı noktalarının geçmişte küçük ve büyük buzul çağlarından geçmiş olduğunu gösteriyor. Bu da yer yüzündeki iklimin büyük değişimlerden geçerek çok farklı haller alabileceğini kanıtlıyor. Ancak geçmişle bugün arasındaki en büyük fark, insanların iklim değişikliğinde oynadığı büyük rol! Bugün dünyada insanlar olmasa veya iklim sadece doğanın kontrolünde olsa, birkaç bin yıl sonra yeni bir buzul çağının yaşanabileceğini biliyoruz. Ancak bizim takip ettiğimiz, ve dünyadaki tüm gaz, kömür, ve petrol gibi yakıtların atmosfere karışmasını içeren yol, buzulların eriyerek yok olmasını da beraberinde getiriyor.

Geçtiğimiz hafta, yüzde doksan beş (95%)’inden insanların sorumlu olduğu küresel ısınmanın yakın gelecekte bizi nasıl etkileyeceğine değinmiştik. Diyelim bildiğimiz gibi yaşamaya, yani yıllardır sürdürdüğümüz alışkanlıklarımızla dünyaya zarar vermeye devam ettik. Sonuç? Hızla yaklaşan bir son! Sera gazlarının önüne geçmez veya farklı girişimlerle salınım miktarlarını azaltmazsak, biyolojik ve sosyal açıdan kritik bir dönüm noktası bizi bekliyor.

Sera gazlarının atmosferdeki miktarlarının kontrolsüz bir şekilde artması ile gittikçe artan etkilerini hissettiğimiz küresel ısınmanın, insanların yoğun bir şekilde yaşadığı şehirleri yakından etkileyeceğine garanti gözle bakılıyor. İklim değişikliğine neden olan insan aktivitelerinde hiçbir gerileme sağlanmadan devam edilmesi durumunda, atmosferdeki sıcaklık artışının 21. yüzyılın ortalarında rekor seviyelere ulaşması ve dünyadaki birçok şehrin 2047’de yaşanmaz hale gelmesi bekleniyor.

Bu değişimden en çok dünyadaki tropikal bölgelerin etkileneceği öngörülüyor. En çok tehlike altında görülen şehirlerden Mexico City’de 2031’de, Jakarta ve Lagos’da 2029’da, Bogota’da ise 2033’te insan yaşamının devam etmesi çok zor bir hal alabilir. Özellikle canlıların dünyadaki varlığı üzerinde büyük etkiye sahip olan Amazonlar gibi büyük ormanlar ve milyonları besleyen balıkların yetiştiği mercanların en büyük tehlike altında olduğu belirtiliyor. Bu durumda karşılaştığımız yol ayrımında iki seçeneğimiz var: ya küresel ısınmaya adapte olacağız ya da dünyadaki varlığımızın hızla yok olmasına göz yumacağız.

İklim modellemelerinden yola çıkan bilimsel araştırmalar, yakın gelecekte yaşayacağımız fiziksel etkilerin analizini gözler önüne sunuyor. Gerçekçi bir yaklaşım benimseyen bu çalışmalar, sera gazlarının atmosfere salınım oranlarının küresel çapta yapılacak girişimlerle gerçek anlamda azalması halinde bile dünya üzerinde beklenen sıcaklık artışının ancak 25 yıl kadar ertelenebileceğine dikkat çekiyor. Bir diğer deyişle, 2047’de yaşanması beklenen kriz durumu, en fazla 2070’li yılların başına kadar geciktirilebilir. İlk bakışta çok da uzun görünmeyen bu süre, insanların iklim değişikliğinin getirilerine ayak uydurması ve dünyadaki canlı varlığının devamlılığını sağlaycak teknolojileri geliştirmesi için gayet kritik bir rol oynayabilir!

Peki bütün bunlardan çıkarmamız gereken sonuç ne? Bulunduğumuz noktada iklim değişikliği her ne kadar “kaçınılmaz” olsa da, sera gazlarını atmosfere yaymaya devam ettiğimiz her an geleceğimizden çalıyoruz. Dünyadaki varlığımızın devamı için bu alanda atılacak her çevreci adımın çözüm geliştirme yolunda bize zaman kazandıracağından, ve çok yakın gelecekte bizi bekleyen değişen iklim koşullarına uyum sağlamamıza katkı koyacağından emin olabiliriz!


Çise Ünlüer (20 Ekim 2013)
ciseunluer@gmail.com

10/06/2013

Küresel Isınma Geliyorum Der



Yoksa siz hala iklim değişikliğine inanmayanlardan mısınız?

Ya da inanıp da adım atmayanlardan?

Peki küresel ısınmanın insan kaynaklı olduğunu biliyor musunuz? Geçtiğimiz hafta İsveç'in başkenti Stockholm'de BM'ye bağlı Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli tarafından hazırlanan rapora göre küresel ısınmanın yüzde doksan beş (95%)’i insan kaynaklı!

Dünyanın farklı noktalarından yaklaşık 200 ülkeden katılımcının katkı koyduğu konferans sonrası hazırlanan rapor, birbirinden önemli sonuçlarla gerçeği yüzümüze vuruyor. Buna göre, her yıl biraz daha ısınan dünya genelinde son 100 yılda yaklaşık 0.9 derecelik bir sıcaklık artışı gözlemlendi. Bu artışın  yüzyılın sonunda 1.5 dereceye kadar çıkmasına kesin gözle bakılıyor. İlk duyulduğunda kulağa çok yüksek gelmeyen bu miktar, insanların ve diğer tüm canlıların önemli bir parçası olduğu ekosistem dengelerini alt üst etmekle kalmıyor, alışmış olduğumuz düzene büyük değişiklikler yapmayı da gerekli kılıyor.

İklim değişikliğinin esas nedeninin, insan kaynaklı sera gazı miktarlarının atmosferde gittikçe artması olduğu artık bilimsel bir gerçek. Özellikle 1750 yılından itibaren başlayan sanayi devriminden bu zamana atmosferdeki oranı yüzde kırk (40%) artan karbondioksit ve atmosferde yaklaşık 10 sene kalmakla birlikte, molekül bazında karbondioksitten 20 kez daha güçlü bir potansiyele sahip olan metan gazı iklim değişikliğine en fazla “katkı” koyan sera gazları. Bu kritik sera gazlarının kontrolsüz salınımına devam edilmesi halinde, sıcaklığın gittikçe daha hızlı artarak birçok canlı hayatını tehdit etmesi ise kaçınılmaz. Oysa uzmanlar, dünyadaki varlığımızın devamı için ısınma oranındaki artışın 2 dereceyi geçmemesi gerektiği görüşünde.

İklim uzmanları, sıcaklıkla birlikte buzulların erime oranında da hız yaşandığını belirtiyor. 1900’lü yıllara göre 7 kat daha hızlı eriyen buzulların başında gelen Grönland'da bulunan buzullar, giderek insan gözüyle farkedilecek kadar küçülen kütleleri ile yaşadığımız değişimin en büyük kanıtlarından. İnsan kaynaklı sera gazlarının hızını arttırdığı küresel ısınmanın devam etmesi halinde 2100 yılına kadar yüzde seksen beş (85%)’e kadar eriyecek olan kutuplardaki buzullar, yükselen deniz seviyelerinden artan karbondioksit ve metan gazı oranlarına kadar, küresel ısınmayı büyük ölçüde tetikleyecek.

Bu noktada esas tehlikelerden biri, kutuplarda yer alan buzun ve donmuş toprağın altında bulunan büyük miktarlarda metan yatakları ve ölü bitki örtüleri. Buzulların erimesi ile ortaya çıkacak olan bu bitki örtüleri çürüyecek ve karbondioksit ile birlikte metan gazının atmosfere yayılmasına neden olacak. Karbondioksite göre kısa dönemde kat kat daha fazla ısınmaya yol açan metan, bu konuda çalışmalar yürüten insanların uykularını kaçıracak kadar tehlikeli bir gaz.

Tabii olay sadece artan sıcaklık ve eriyen buzullarla kalmıyor. Küresel ısınmanın neden olduğu değişimlere ayak uyduramayan canlı evriminin bu yolda ne kadar zarar gördüğü, ekoloji ve evrim biyologları tarafından gözler önüne seriliyor. İnsan kaynaklı küresel ısınmanın neden olduğu evrim değişikliğinin, canlıların doğal evrim hızından 10 bin kat daha hızlı gerçekleştiğini biliyor muydunuz?

Çalışma kapsamında 500’den fazla canlı türünün genetik bilgileri ve jeolojik geçmişlerinde yaşadıkları bölgelerde görülen iklim değişiklikleri ayrı ayrı göze alınarak iklim değişikliğine uyum sağlamaları gereken evrim süreleri hesaplandı. Araştırma boyunca elde edilen sonuçlar, canlı türlerinin atmosfer sıcaklığındaki bir derecelik değişime ayak uydurması için 1 milyon yıla ihtiyaç duyduklarını gösteriyor. Buna göre, omurgalı hayvanların evrim hızının iklim değişikliğinden 10 bin kat yavaş olduğu ve bu nedenden dolayı dünya üzerindeki canlıların iklim değişikliğine ayak uydurmak konusunda başarısız olabileceği belirtiliyor.

Peki bu dünyadaki varlığımız için ne anlama geliyor? İnsan kaynaklı aktivitelerin atmosfer sıcaklığını bugünkü hızıyla arttırmaya devam etmesi halinde, insanların hayatlarını devam ettirebilmeleri için soğuk bölgelere göç etmesi zorunlu bir hal alacak. Bununla birlikte gelen artan dünya nüfusuna paralel yaşanacak kaynak savaşları ise birkaç satırda anlatılamayacak kadar yakın geleceğimizde önemli bir yer alacak. Öte yandan hızlı evrimi sağlayacak genetik yapı ve özelliklere sahip olmayan canlıların yok olma tehlikesi her gün biraz daha artacak.

Atmosferdeki miktarları gün geçtikçe artan karbondioksit ve benzeri sera gazarının iklim değişikliğine neden olduğu çoğu insan tarafından kabul edilse de buna henüz ikna olmayanlar ya da olup da adım atmaya istekli olmayanlar da yok değil. Yukarda sözü geçen BM çalışmasına göre, insan kaynaklı iklim değişikliğinin yavaşlatılması için en etkili adım, en başından sorunun en büyük nedeni olan petrol, gaz ve fosil yakıtlarının kullanımının hızlı ve etkili bir şekilde sınırlandırılması.

Küresel ısınma ile birlikte gelen iklim değişikliğinin insanlığı etkilediği ve de etkilemeye devam edeceği kaçınılmaz bir gerçek! Artık insan hayatının hangi alanlarda ve nasıl etkileneceği konusunda az çok bilgimiz var. Ancak unuttuğumuz tek nokta var: bu sorunun nedeni olduğumuz gibi çözümü de biziz!


Çise Ünlüer (6 Ekim 2013)
ciseunluer@gmail.com

9/21/2013

Geri Değil İleri Dönüşüm



Doğal kaynakların sonsuz olmadığı ve dikkatli kullanılmadıkları müddetçe yok olacaklarını göz önünde bulundurarak yola çıkan geri dönüşüm girişimi, yeniden değerlendirilme imkanı olan atıkların çeşitli fiziksel ve kimyasal işlemlerden geçirilerek ikincil hammaddeye dönüştürülmesi sonucu tekrar üretim sürecine dahil edilmesini ve bu sayede hammadeye olan ihtiyacın azaltılmasını içeriyor. Başka bir deyişle, herhangi bir şekilde kullanılarak kullanım dışı kalan geri dönüştürülebilir atık malzemelerin çeşitli geri dönüşüm yöntemleri ile hammadde olarak tekrar imalat süreçlerine kazandırılması.

Daha önce birçok kez bahsettiğimiz geri dönüşümün doğaya verdiğimiz zararı azaltmadaki etkisi tartışılmaz. Kullanılmayan eşyaların geri dönüşümüne gelmeden, satın alma eyleminden önce atılacak olan en önemli adım olan “precycling”den de bahsetmiştik. Precycling’e göre alışverişe çıkmadan önce ihtiyacımız olan ürünlerden hangisinin daha az atığa neden olacağını düşünerek işe başlıyoruz. Bu yolda, elde olan opsiyonlardan hangilerinin diğerlerine göre daha az kirlilik yaratarak çevreye olan zararı azalttığını belirlemek, alışverişte plastik torba kullanmamak için yanımızda kendi bez torba veya filemizi götürmek, ve ambalaj atığını en aza indirmek gibi adımlar atılıyor. Genel olarak bir şeyi satın alırken gerçekten ihtiyacımız olup olmadığını iyice tartmak, belki bir gün lazım olur ihtimali ile hayatımızı gereksiz ürünlerle doldurmamak precycling anlayışının temelini oluşturuyor.

Gelelim bugünkü konumuza... Precycling ve geri dönüşüm sürecinin karşılığı olan “recycling”den sonra, Türkçe’de “ileri dönüşüm” olarak geçen “upcycling”i öğrenmemizin vakti geldi de geçiyor bile. Sürdürülebilirlik kavramı ile hayatımıza giren bu üç adım – precycling, recycling, ve upcycling – bir araya geldiği zaman neden olduğumuz atık miktarını sıfırlamak ve doğal kaynaklarımızı korumak mümkün. Gelin, upcycling’i daha yakından tanıyalım...

Upcycling, kullanım sürecinin sonuna geldiğine inandığımız için atılacak durumda olan eşyaların geri dönüşüm yerine, orjinal amaçlarından farklı bir şekilde yeniden düzenlenip, çevreye zarar vermeden değer kazandırılarak tekrar kullanıma koyulmasını içeriyor. Upcycling’i geri dönüşümden farklı kılan en büyük özelliği, işlem sonrası elde edilen eşyaların kalitesinin, en az orjinal eşyanın kalitesi kadar yüksek olması. Oysa geri dönüşüm sonrası elde edilen çoğu eşya, başta kullanılan malzemeler kadar kaliteli değildir.

Örneğin, geri dönüştürülen plastik şişeler, bu işlem boyunca plastiğin içine kimysalların sızma riskinden dolayı bir sonraki kullanımlarında genellikle yiyecek ve içecek saklamada kullanılan plastik olarak değil, insan sağlığı açısından daha az teklikeli amaçlar için kullanılırlar. Ancak geri dönüşüm, bu malzemelerin eninde sonunda atık olmasını engellemek yerine, kaçınılmaz sona varmadan sadece aradaki zamanı uzatır.

Eskiyen kıyafetlerin toz bezi yapılması ve çalışma yerlerinde kullanılan beyaz kağıtların tuvalet kağıdına dönüştürülmesi işlemlerinin ortak noktası nedir? Kullanılmış eşyaların yeniden amaçlandırma yolunda daha az kalitede olan ürünlere dönüştürülmeleri! “Downcyling” adı verilen ve dönüştürülen eşyaların hızlı bir şekilde atık olmasını engelleyemediği için çok da tercih görmeyen bu işleminin tam tersi olan upcycling, malzemenin sonraki kullanımı için kalitesini bozmadan kullanıma sunduğu için atık olmasını da tamamen engelliyor.

Eşyaların karakteristik değeri bozulmadan farklı amaçlar için kullanılarak değer kazanmasına en güzel örnekler eski lastiklerin yaşam alanlarında yeşilliği sağlamada saksı olarak kullanılması, eski şarap şişesi mantarlarının yapıştırılarak banyo halısı yapılması, ve daha nice atık gıda paketlerinin vazodan çerçeveye kadar geniş bir yelpazesi olan dekoratif ürünlere ve mobilyalara dönüştürülmesi...

Bu alanda başarı gösteren şirketlerden TerraCycle, Amerika ve Avrupa’dan sonra şimdi Türkiye’de atıkları toplayarak sadece çevre bilincinin yayılmasını sağlamıyor, aynı zamanda atıkların ileri dönüşümünü mümkün kılarak insan nüfusunun artışı ile paralel olarak artan tüketimin doğa üzerindeki zararını azaltıyor. Atıkların doğada kendiliğinden bulunan bir oluşum değil, insanlar tarafından üretildiğini vurgulayan TerraCycle’a göre atık fikri üç adımda ortadan kaldırılabilir: Atıkların seçimi, toplanıp gönderilmeleri, toplanan atıklardan çözüm ve fayda üretimi. Çeşitli yiyecek ve içecek paketlerinden diş fırçası, diş macunu tüpü, diş macunu kapağı, ve diş ipi kutusu gibi ağız bakım ürünü atıklarına kadar herşeyi kabul eden şirkete, terracycle.com.tr adresinden üye olarak nakliye masrafları da dahil olmak üzere herhangi bir ücret ödemeden atık göndermek mümkün.

Özellikle geri dönüşümün tam anlamıya gerçekleşmediği ve çöp toplama sıkıntılarının sıklıkla yaşandığı ülkemizde, yaşadığınız alanlardaki çöp fikrini tamamı ile ortadan kaldırmak istiyorsanız, ileri dönüşüm girişimleri ile kendi çözümlerinizi yaratabilirsiniz! Malzeme, yani çöp hazır, tek ihtiyacınız olan biraz yaratıcılık! Onun için de internetten yararlanabilir, birbirinden zevkli ürünlerin yaratıcısı olabilrsiniz...


Çise Ünlüer (22 Eylül 2013)
ciseunluer@gmail.com

9/15/2013

Jeotermal Enerji



Yenilenebilir enerji denince akla ilk gelen kaynaklar güneş ve rüzgar olsa da, insanoğlunun doğal yaşam sürecinin devamının sağlanmasında büyük rol oynama potansiyline sahip bir diğer enerji kaynağı da jeotermal enerjidir. Yer anlamına gelen “jeo” ile ısı anlamına gelen “termal” kelimelerinin bir araya gelmesi ile oluşan jeotermalın esas kaynağı, yer kabuğunun farklı derinliklerinde birikmiş ısının oluşturduğu, kimyasallar içeren sıcak su, buhar ve gazlardır. Bu kaynaklardan doğrudan veya dolaylı yollardan elde edilen jeotermal enerji, en temiz enerji kaynağı olarak biliniyor. Yenilenebilirlik özelliği ile gelen sürdürülebilir, tükenmez, ve çevre dostu olmasının yanında düşük maliyetli ve güvenilir olması jeotermal enerjiyi çekici kılıyor.

Jeotermal enerji, bugün dünyanın birçok yerinde elektrik enerjisi üretimi, merkezi ısıtma ve soğutma, sera ısıtması ve soğutma, proses ısı temini, çeşitli endüstriyel amaçlı işlemler, termal turizmde olmazsa olmazı kaplıcalar, mineral su üretimi, ve farklı kimyasal maddelerin ve minerallerin elde edilmesinde yaygın bir şekilde kullanılıyor. Yağmur, kar, deniz ve magma sularının yeraltındaki gözenekli ve çatlaklı kayaç kütlelerini beslemesiyle meydana gelen jeotermal rezervler, yeraltı ve reenjeksiyon koşulları devam ettiği süre yenilenebilir ve sürdürülebilir özelliklerini korur ve kısa süreli atmosfer koşullarından etkilenmez.

Jeotermal enerjinin insanlar tarafından bilinen geçmişi, M.Ö. 10000’lı yıllarda Akdeniz bölgesinde jeotermal akışkan kullanarak çanak, çömlek, cam, ve tekstil üretilmesine kadar dayanır. Romalılar ve Çinliler’in M.Ö. 1500’de doğal jeotermal kaynakları banyo, ısınma ve pişirme amaçlı olarak kullandıkları da bilinmektedir. 630 ylında Japonya’da yaygınlaşan kaplıca geleneğinden sonra 1200’lü yıllarda Avrupalıların enerji, mekan, ve su ısıtmasında jeotermal enerjiyi kullanabileceklerini keşfetmesi ile yaygınlaşır. Fransızların 1322 yılında doğal sıcak su ile evlerini ısıtmasını, 1800’lü yıllarda yerleşim birimlerinin yaygın bir şekilde ısıtılmaya başlaması takip eder. Aynı yıllarda Amerika’da kaplıca turizmi tercih görmeye başlar.

1841 yılında İtalya’nın Larderello bölgesinde yeni teknikler kullanılarak jeotermal kuyular açılmaya başlanır. Bundan yirmi yıl sonra Kaliforniya eyaletindek The Geysers bölgesindeki jeotermal kaynakları değerlendirmeye dönük tesislerin kurulması ile ABD’de hızla yaygınlaşan jeotermal enerji kullanımı, Kaliforniya ve Oregon başta olmak üzere farklı eyatlerlerde devreye sokulan yaşam alanı ısıtma sistemlerinden kaplıca merkezlerine kadar birçok farklı uygulamalarda kendini gösterir. Jeotermal enerjideki büyük potansiyelin farkına varan İtalyanlar, 1904 yılında ilk kez jeotermal buhardan elektrik üretmeyi başarır. 1930’larda İzlanda’nın büyük ölçekli merkezi ısıtma projelerini kurmaya başlamasını, İzlanda, ABD, Japonya ve Rusya'da jeotermal akışkanın üretimi ve daha sonra ilk kez süt pastörizasyonunda kullanımı takip eder. Geliştirilen teknolojilerde öncü adımlar atmaya başlayan ABD, 1945 yılında jeotermal ısıyı buzlanmaya karşı yer, hacim ve sera ısıtmacılığında; 1960’lı yıllarda da ticari elektrik üretiminde kullanmaya başlar. Ancak dünyanın ilk jeotermal elektrik santrali 1966 yılında Japonya’da kurulur.

Türkiye’de ilk jeotermal sondaj kuyusunun İzmir’de açılması 1963 yılını bulur. Bundan beş sene sonra Kızıldere, Denizli’de jeotermal alanın keşfedilmesiyle elektrik üretimi amaçlı ilk jeotermal kuyunun inşaatına başlanır. Seksenli yılların başında Türkiye'nin ilk, Avrupa'nın İtalya'dan sonra ikinci jeotermal enerji santrali, 20.4 MWe kapasiteyle yine Kızıldere’de hizmete girer. Türkiye'nin ilk jeotermal merkezi ısıtma sistemi ise 1987 yılında Balıkesir ve Kozaklı'da işleme açılır. Aynı yıllarda artık jeotermal enerjideki büyük potansiyelin farkına varan ABD’nin birçok eyaletinde, toplam kapasitesi 3000 MWe'e varan jeotermal elektrik santralleri kurulur, altın madenciliği ve mantar yetiştiriciliği gibi farklı alanlarda jeotermalden yararlanmaya başlanır. 1996’da Balçova, İzmir’de 15000 konut kapasiteli jeotermal merkezi ısıtma sisteminin devreye girmesi ile Türkiye jeotermal enerjide büyük bir adım atar. 2000 yılında tüm dünyada jeotermalden elde edilen elektrik üretiminin 8000 MWe'a, doğrudan kullanılan jeotermal kaynak miktarının 17000 MWt’a varmasında iyi bir rol oynayan Türkiye, jeotermalin elektrik dışı uygulamalarda dünyanın 5. büyük ülkesi olur. Bu noktada jeotermal enerji kaynakları açısından zenginliğinin farkına varan Türkiye, 2009 yılında ülkedeki en büyük jeotermal santral olan 47.4 MWe kapasiteli Aydın-Germencik Jeotermal Enerji Santrali'nin devreye alınmasını sağlar.

Yanma teknolojisi kullanılmadığı için sıfıra yakın emisyona neden olan; birçok farklı endüstri dahil olmak üzere sera ısıtması ve benzeri alanlarda çok amaçlı ısıtma uygulamaları için ideal şartlar sunan; rüzgar, yağmur, güneş gibi meteoroloji şartlarından bağımsız olarak kullanıma hazır bulunan; fosil enerji veya diğer yenilenebilir enerji kaynaklarına göre daha düşük maliyeti olan; arama kuyuları doğrudan üretim tesislerine dönüştürülebilen; yangın, patlama, zehirleme gibi risk faktörleri taşımadığından güvenilirlik sağlayan; diğer yenilenebilir veya fosil enerji kaynaklı türleri üretiminden farklı olarak tesis alanı ihtiyacı az olan; yerel niteliği nedeniyle ithalinin ve ihracı uluslararası kriz ve savaşlar gibi faktörlerden etkilenmeyen; kullanım rahatlığı sunan; verimli, temiz, ve çevre dostu olan jeotermal enerjinin düşündüren yanları da yok değil.

Bu alanda araştırma yapan bilim insanları, jeotermal sıvıda bulunan kimyasalların, hava, yüzey suları ve yer altı sularına karışarak insan, hayvan, ve tarımsal yaşamı riske atabileceğini öne sürüyor. Buna ek olarak, yerin derinliklerinde birikmiş ısı kaynaklarının oluşturduğu jeotermal enerjiyi elde etmek için gerçekleştirilen kazıların, çeşitli sismik sarsıntılar yarattığı da söyleniyor. Jeotermal alanlar ve çevrelerinde düşük ve orta şiddette meydana gelen depremler, enerji kaynaklarına yakın alanlar üzerindeki konut veya işyerlerinin gerekli kontrollerden geçmesi gerektiği anlamına geliyor. Buna göre, jeotermal kuyuların, etraftaki yerleşim yerleri için ısı elde edilmesi işlemine başlamadan önce en az birkaç ay test edilerek elde edilecek verilere göre kullanıma sunulması tavsiye ediliyor.


Çise Ünlüer (15 Eylül 2013)
ciseunluer@gmail.com

Şekersiz Sağlıklı Yaşam



Sağlıklı beslenmenin esas şartlarından biri hayatımızda şekere yer vermemek. Çünkü şeker gereksiz bir damak alışkanlığından öteye gitmez. Çünkü şeker zehirdir. Çünkü şeker mutlu değil hasta eder!

İki kere düşünmeden ağzımıza attığımız, hatta çocuklarımızın tüketmesine bile göz yumduğumuz şekerli draje ve sakızlar o kadar çok zararlı madde ile yüklü ki, birkaç yıl içerisinde sinir sisteminden sindirim sistemine vücuttaki birçok farklı noktaya zarar vermemeleri mucize olur. Özellikle marketlerde ödemek için kasa sırası beklerken gözümüze takıldığı için aldığımız, veya para üstü olarak verilen sakızlardan her durumda uzak durmak gerekir. Sakız çiğnemenin insan bünyesinde stresi hafifletmesi, iştah kontrolünü sağlaması, kalori yakımını desteklemesi,  tükrük salgısını arttırması ve sindirim sistemini rahatlatması gibi yararlarından faydalanmak istiyorsanız, katkısız ve doğal damla sakızlarını tercih edebilirsiniz.

Günün sonunda, tadları ne kadar çekici olursa olsun, kimse ne kendi ne de sevdiklerinin vücudunun katkı maddeleri, yapay gıda boyaları, ve türlü kimyasalla dolmasını istemez! Öncelikle, sevdiklerimize küçük yaştan itibaren en özel günlerde bile şeker yerine meyve, kızarmış yerine buharda veya fırında pişmiş yiyecekler vermekle işe başlayabilirsiniz. Unutmamak gerekir ki, çocukların doğru alışkanlıkları edinmesi için önce etrafta örnek aldıkları büyüklerin de sağlıklı beslenme alışkanlıklarını benimsemeleri gerekir.

Gününüzün büyük bir bölümü bilgisayar başında veya çoğunlukla oturarak geçiyorsa, yemek aralarında atıştırmak için tatlı veya tuzlu gıdalar yerine çalışma ortamında kolaylıkla hazırlanabilecek meyve ve sebzeleri tercih edebilirsiniz. Örneğin yıkanıp taze tüketilen kereviz veya havuç gibi sebzeler veya ülkemizde yetişen organik meyveler ara öğünler için ideal.

Vücudunuzdaki kanda dolaşan şeker miktarı arttıkça daha yaşlı göründüğünüzü biliyor muydunuz? Tüm bu girişimleriniz, size sadece sağlıklı bir bünye halinde değil, kısa sürede daha genç gözükecek bir cilt olarak da geri dönecek! Ancak sağlıklı yaşam için atılacak adımlar günlük şeker miktarının kısıtlanması ile sınırlı değil. Bu yolda günlük yaşamınızda uygulayabileceğiniz küçük ve kolay çabalar biraraya geldiği zaman büyük ve etkili değişimleri mümkün kılacak.

Yeterli ve dengeli beslenmek için her gün farkı çeşitlerden oluşan baklagiller, bol lifli tahıllar, meyve ve sebzeleri içeren öğünleri atlamadan tüketebilirsiniz. Sağlıklı yaşam ve düzenli beslenmeyi yaşam koşullarınıza uygun aktivitelerden oluşan istikrarlı bir egzersiz programı ile pekiştirebilir, vücudunuzun genç ve zinde kalabilmesi için uyku düzeninizi ayarlayabilirsiniz. Özellikle yaz aylarında popüler olan bronzlaşma isteğinden vazgeçip uzun saatler güneş ışınlarına maruz kalmamakta yarar var.

İnsan yaşamı için oksijenden sonra en önemli öğenin su olduğunu unutmadan, vücut ısınızı dengeleyen, metabolizmanın düzenli çalışmasını mümkün kılan ve vücuttan zehirli atık maddelerin atımasını sağlayan suyu günde 2-2.5 litre olacak kadar tüketin. Her gün açık havada yürüyüş yapmak, sevdiklerinizle keyifli vakitler geçirmek, hayatınızda stres yaratan yüklerden bir bir kurtulmak da sizi daha mutlu ve dolayısı ile daha sağlıklı kılacak.

Son olarak evinizde rahatlıkla hazırlayabileceğiniz ve kanser dahil farklı rahatsızlıklardan koruyarak ömrünüze ömür katacak iki farklı kürden bahsetmek istiyorum. Kürlerden ilki, bağışıklık sistemini güçlendirmesi ile bilinen ve yüksek miktarlarda C vitamini ve etkili bir antioksidan olan “likopen” içeren domates içeriyor. Kullanacağınız domateslerin mevsiminde yetiştiklerinden ve hormonsuz olduklarından emin olmakta yarar var. Önceden mutfak robotunda kabukları ile parçalanan 2 adet domatesi, 1 kaşık zeytinyağı ve önceden havanda dövülmüş bir diş sarmısakla düşük ateşte birkaç dakika ısıtarak her gün tüketebilirsiniz.

İkinci kürün esas içeriği ise güçlü bir antikanser olan “sulforafan” içeren brokoli. Brokoliden en etkili şekilde yararlanmak için çiğ olarak, olmazsa da haşlamak yerine kısa süre buharda pişirilerek tüketilmesi tavsiye ediliyor. Kürün hazırlanması, sarmısağın önceden dövülmüş şekilde, orta boy bir brokoli ve bir limon suyu ile mutfak robotunda karıştırılmasını ve birkaç dakika bekletildikten sonra tüketilmesini içeriyor.

Çise Ünlüer (8 Eylül 2013)
ciseunluer@gmail.com

 
YEŞİLE DÖNÜŞ | ÇİSE ÜNLÜER | GREEN IT