9/13/2014

Kimyasalsız Temizlik: Doğal Diş Macunu



Market raflarını süsleyen birbirinden iddialı diş macunlarının aslında neler içerdiğini biliyor musunuz? “Bembeyaz gülüşler”, “ekstra ferahlık”, ve “güçlendirilmiş formül” sözlerine kanıp düşünmeden kullandığımız bu ürünler florür, şeker, yapay tatlandırıcılar, ve yapay renk vericiler gibi birçok kimyasal ve sağlığa zararlı madde içeriyor.

Kullandığımız kozmetik malzemelerin etiketlerini okumaya, biraz da okuduklarınızı araştırmaya başlarsanız, diş macunu başta olmak üzere neredeyse her gün kullandığımız kişisel bakım ürünlerinde sorbitol, silika hidrat, gliserin, sodyum lauryl sülfat, sodyum sakarin, sodyum florür, ve titanyum dioksit gibi sağlığımıza zararlı kimyasallara rastlamak mümkün. Tek kullanımda zararlarını farketmediğimiz bu kimyasallar zamanla vücutta birikerek ciddi hastalıklara neden oluyor. Özellikle gelişme çağında olan çocuklarda zeka geriliği, bağışıklık sisteminde yavaşlama, enfeksiyonlara karşı direnç azalması, üreme sisteminde zarar, ve kalıcı dişlerin geç çıkması gibi etkileri olduğu bilinen kimyasalları hayatımızdan çıkarmanın vakti çoktan geldi!

Kendi diş macununuzu evinizdeki doğal malzemelerle rahatlıkla hazırlayabileceğiniz çok basit bir tarifle kimyasallardan uzaklaşabilir, gönül rahatlığı ile dişlerinizi fırçalayabilirsiniz. Bu işlem boyunca ihtiyacınız olan tüm malzemeler markette rahatlıkla bulabileceğiniz karbonat, deniz tuzu, hindistan cevizi yağı, ve nane yağı. Doğal diş macununuzun esas maddesi karbonat, ağızdaki pH dengesinin korunmasını ve dişlerin beyazlaştırılmasını sağlar. Öte yandan hindistan cevizi yağı hem hoş bir tat, hem de kıvam verir. Nane yağı ise nefesin tazelenmesine ve sinüslerin açılmasına yardımcı olurken, ağızda biriken zararlı bakterileri öldürücü özelliğe sahiptir.

Başlamak için tek yapmanız gereken 3-4 yemek kaşığı karbonat ile 3 yemek kaşığı hindistancevizi yağı, 1 yemek kaşığı deniz tuzu, ve 15-20 damla nane yağını küçük bir kasenin içinde karıştırmak. Karışımınız fazla sıvı halinde olursa kattığınız karbonat miktarını arttırabilirsiniz. Katı karışımlara biraz su veya 1 kaşık zeytinyağı ekleyerek macun haline gelmesine yardımcı olabilirsiniz. Karıştırmanın yardımı ile homojen bir kıvam alacak olan doğal diş macunu karışımınızı hava sızdırmaz bir tüp veya cam bir kavanoza aktararak kullanıma sunabilirsiniz.

En iyi sonucu elde etmek için hazırladığınız macunla günde en az 2 kere dişlerinizi fırçalamakta yarar var. Bu tarife ek olarak kendi zevkinize göre uyarlamalar yaparak nane yağı yerine veya ek olarak limon, portakal, karanfil, çay ağacı, ve zencefil gibi farklı uçucu yağları tercih edebilirsiniz. Klasik diş macunlarında alıştığınız güçlü nane yoğunluğunu elde etmek için karışımınızdaki nane yağı miktarını arttırabilirsiniz. Kullanacağınız malzemeleri mümkün oldukça organik olarak temin etmeye çalışarak maruz kaldığınız kimyasal miktarını azaltabilir, daha sağlıklı bir karışım elde edersiniz.

Evde ilk kez hazırlanan tüm ürünlerde olduğu gibi biraz deneme yanılma, biraz da tecrübe ile beğeneceğiniz bir tarif elde edebilirsiniz. Ancak her ne kadar doğal malzemelerden hazırlanmış olursa olsun, karışımdaki tuz, karbonat, ve bazı yağlar yutulduğunda midenizi rahatsız edebileceğinden, diş macununuzu yutmamakta yarar var. Bu diş macununu kullanırken dönüşümlü olarak misvak ve zencefil gibi kuru bitki karışımı ile de diş sağlığınızı destekleyebilirsiniz.

Toplamda 5 dakikadan kısa bir sürede marketlerde satılan versiyonlarından daha sağlıklı ve ekonomik bir diş macununu kendi evinizin rahatlığında hazırlanabileceğini, ve florür ile diğer zararlı kimyasallar olmadan da inci gibi bembeyaz dişlere sahip olunabileceğini göreceksiniz.

Peki karbonat içeren benzer doğal karışımlarla şampuan ve nemlendirici gibi birçok kişisel bakım ürürününü kolaylıkla hazırlayabileceğinizi biliyor muydunuz?


Çise Ünlüer (14 Eylül 2014)

ciseunluer@gmail.com

7/25/2014

Gardrobunuzu Yeşillendirin



Sadece bir t-shirt üretiminde kullanılan pamuğu üretmek için nerdeyse 200 gram kimyasala ihtiyaç duyulduğunu biliyor muydunuz? Peki pamuk üretiminde kullanılan 15 böcek ilacının en az 7’sinin kansere neden olduğunu?

Geçtiğimiz hafta İngiltere’deki bir H&M mağazasında tüm giyim reyonlarının üzerinde asılı yazılar ilgimi çekti. Elbiselerin 60°C gibi yüksek sıcaklıklar yerine 30°C’lik suda yıkanmasını teşvik eden “30 is the new 60” girişimi şunu gösteriyor: Tekstil sektöründe bir devrim başlıyor!

Artık tekstil üretcileri ve tasarımcılar, müşterilerinden gelen talepler doğrultusunda, operasyonlarının ve ürettikleri ürünlerin çevre üzerindeki etkilerini düşünerek adım atıyor. Üreticiler çevresel problemlerin farkında olarak gerek üretimlerinin neden olduğu atık miktarını azaltan, gerek kullanılmış kıyafetleri  tekrar kullanmaya veya geri dönüştürmeye teşvik eden girişimlerde bulunmaya başladı. Çünkü artık tüketici, çevreye zarar vermeyen “yeşil” ürünleri ve bunları mümkün kılan organik tarım yöntemlerini tercih ediyor. Organik tarım ürünleriyle üretilmiş tüm giyim malzemeleri, tamamı ile doğal, ilaçsız, radyasyonsuz, polyester ve benzeri sentetik malzemeleri içermeyen, ve GDO’lardan uzak bir ortamda yetişen pamuk ve ketenden elde ediliyor.

Herhangi bir ilaç kullanımı içermediği için insan sağlığına zarar vermeyen organik tarım yöntemleri, konvansiyonel tarıma göre daha az fosil yakıt gerektirdiği için küresel ısınmanın etkilerini yavaşlatmada da daha etkili. Tarım alanında kullanılan kimyasal ilaçların, son birkaç yılda görülen bal arısı sayısındaki ani düşüşler ve milyonlarca kuşun ölümünden de sorumlu olduğunu hatırlayacak olursak, tekstil alanında da organik tarıma yönelmek için çok düşünmeye gerek yok.

Kuzey Amerika’da görev yapan Organik Ticaret Birliği (Organic Trade Association)’ne göre bugün Türkiye’nin başta geldiği 12 ülkede organik pamuk üretimi yapılıyor. Avrupa genelinde Demeter, İsveç’de KRAV, Almanya’da Naturland, Hollanda’da SKAL, İngiltere’de The Soil Association, ve Amerika’da USDA tarım alanında organik onayı veren kuruluşlar arasında en iyi bilinenleri.

Gelelim biz tüketicilere... Bir zamanlar büyük bir heyecanla aldığımız kıyafetlerin heyecanımız geçince dolabımızın tozlu köşelerinde sadece yer kapladığını hepimiz biliyoruz. Moda alanında eko-anlayışlı seçimler yapmak sadece tüketim sonrası meydana gelen atıkları azaltmayı değil, tüketim öncesi meydana gelebilecek atık ve kirliğin de önüne geçmeyi içeriyor. En basit bir ceketin dolabınızda yerini alana kadar geçirdiği yolculuk dünyanın bir diğer ucundaki ormanlara, çiftliklere, ve petrol kuyularına kadar uzanıyor. Bir ürünün son haline ulaşana kadar kadar hangi kimyasallar ve boyalarla kirlendiği bilgisi hiçbir zaman ifşa edilmeyeceğinden, sağlığını korumak için gerekli adımları atmak tamamen tüketiciye kalıyor.

Ancak karamsarlığa kapılmadan bu yolda atılan olumlu adımların da farkında olmakta yarar var. Moda tasarımcılarının ve üreticilerin ürünlerini ve üretim yöntemlerini gözden geçirmesine neden olan bilinçli tüketiciler, kendi gardroplarını da akıllı yöntemlerle temizleme sırları ile dolu. Gelin bunlardan birkaçına yakından bakalım...

1. Planlı alışveriş yapın: Almayı planladığınız yeni bir giysiye, evlat edinmek istediğiniz bir kedi veya köpek gibi bakın. Ona hayatınızda mümkün olan en yüksek zamanı ve giyim sıklığını ayırabilmelisiniz. Ani satın alma hissini ortadan kaldırmak sıkıcı duyulsa da, bir daha giymeyeceğiniz kıyafetlerle dolu bir elbise dolabının da hiç bir heyecanı yok! Uzun vadede ne aradığınızı bilmek hem alışverişte zaman kazanmanıza yardımcı olur, hem de evinizde gereksiz kıyafet kalabalığını engeller. Alışverişe çıkmadan hangi renkler ve modellerin vücut yapınıza uyduğunu, ve dolabınızda halihazırda bulunun parçalarla neyin iyi gideceğini belirleyin.

2. Aldıklarınıza iyi bakın: Evde ve dışarda giyilecek kıyafetlerininizi belirleyin, düğünde giyeceğiniz gömlekle araba lastiği değiştirmeyin. Düşen düğmeleri geri dikmesini öğrenerek giysilerinizin küçük sorunlarını kendiniz kolaylıkla tamir edebilirsiniz. Üzerinden çıkaramadığınız küçük bir leke yüzünden aylardır giyemediğiniz kazağınızı güzel bir hırkaya, dar gelen elbisenizi modern bir eteğe çevirmek istemez misiniz? Daha büyük iş gerektiren kıyafetleriniz için yaşadığınız bölgedeki terzilere danışmak hem giysilerinizin istediğiniz şekli almasını hem de bu mesleğin devamını mümkün kılar.

3. Kuru temizlemeyi tercih etmeyin: Temizleme işleminde kullanılan kimysallarla insanlarda ciddi hastalıklara neden olabilen kuru temizlemenin zararlarının farkına varın. Üzerindeki etiketlerde kuru temizleme yazan çoğu ipek, yün, ve keten kıyafet aslında elde de yıkanabilir.

4. İkinci el kıyafetlere yeşil ışık yakın: İnsanlar farklı nedenlerden dolayı kıyafetlerinden vazgeçer. Ülkemizde henüz yaygın olmasa da Freecycle benzeri bir paylaşım ağını kendi arkadaş çevrelerinizde oluşturarak birbirinizin kıyafetlerini ödünç alabilir veya takas yapabilirsiniz. Herhangi bir nedenden dolayı giymediğiniz iyi durumdaki giysilerinizi çevrenizdekilerle paylaşabilir, veya ihtiyacı olan kuruluşlara bağışlayabilirsiniz. Tabii başka güzel bir opsiyon da daha önce bahsettiğimiz “ileri dönüşüm”, yani “upcycling”. Bu girişim, kullanım sürecinin sonuna geldiğine inandığınız için atılacak durumda olan eşyaların geri dönüşüm yerine, orjinal amaçlarından farklı bir şekilde yeniden düzenlenip, çevreye zarar vermeden değer kazandırılarak tekrar kullanıma koyulmasını içeriyor.

5. Bilinçli yıkayın: Elbise yıkama işlemi düşündüğünüzden fazla su ve enerji harcıyor. Yeterli kirli kıyafet birikmeden çamaşır makinenizi çalıştırmayın. Bu işlem için tüm kıyafetlerinizi iç kısımları dışarda kalacak şekilde makineye yerleştirebilir, mümkün olan en düşük sıcaklığı tercih edebilirsiniz. Önceden lekelenmiş olan noktalara biraz tuz sürerek yıkaman önce yarım saat suda bekletebilirsiniz. Fosfat içermeyen ve biyolojik olarak parçalanabilir (biodegradable) deterjanları tercih edin. Yeni bir makine almayı düşünüyorsanız enerjiyi en verimli şekilde kullananlara yönelmekte büyük yarar var.


Çise Ünlüer (27 Temmuz 2014)

ciseunluer@gmail.com

7/07/2014

Yeşil Olmanın 5 Yolu



Haberler, politika, teknoloji, ve hatta moda! Doğaya önem veren yeşil ürün ve yaklaşımları her yerde görmeye alıştık. Artık etrafımızda organik yiyecekleri tercih eden, hava ne kadar sıcak olursa olsun klima çalıştırmayan, ve yaşadıkları şehirlerdeki geri dönüşüm olanaklarını araştıran insanların sayısı gittikçe artıyor. Bugüne kadar alışılagelmiş alışkanlıklarınızda doğa dostu değişiklikler yapmak istiyor ama bir türlü gereken adımları atamıyorsanız, okumaya devam edin...

Konu ne olursa olsun, hayatımızda küçük değişkliler yapmak için bazen büyük resme bakmakta yarar var. Küreselleşmenin getirileri sayesinde dünya gittikçe küçülürken, bizden uzak başka ülkelerde yaşayan insanların nasıl yaşadıkları konusunda daha fazla bilgiye sahibiz. Artık aklımızın ucuna bile gelmeyen hayatlarla aramızdaki bağlar tahmin edebileceğimizden daha güçlü. Örneğin, Çin’de üretilen bir oyuncak, Avrupa’daki bir çocuğun hayat kalitesini etkileyebiliyor. Arjantin’de yetiştirilen bitkilerde kullanılan bir tarım ilacı, Amerika’daki halkın sağlığını bozabiliyor, Avusturalya’dan çıkan sera gazları, Brezilya’daki yağmur ormanlarının azalmasına neden olabiliyor...

Adeta senkronize olmuş hayatlar içerisinde bugün attığımız basit bir adımın gezegen üzerindeki iyi veya kötü etkisini öngörmek sadece biraz düşünce gerektiriyor. Bu noktada size iyi bir haberim var: Her ne kadar başkalarının hareketleri hayatlarımızı etkileyebiliyorsa da, birey olarak kendi seçimlerimizi ve dolayısı ile çevremiz ve dünya üzerindeki etkimizi kontrol altına almak tamamen kendi kontrolümüzde! Yediğimiz yemeklerden evimizi aydınlatmak için satın aldığımız ampüllere, tatile gideceğimiz mekandan kime oy vereceğimize kadar giden kararlarımız küresel bir etkiye sahip.

Unutmamamız gereken esas nokta: Dünyanın neresinde olursa olsun, doğayı canlı tutmak hepimizin yararına! Ancak şunu da vurgulamakta yarar var, yeşil bir hayat sürmek sadece yağmur ormanlarının korunması anlamına gelmiyor. Aynı zamanda sağlığımıza gereken önemi vermek, hayat kalitemizi artırmak anlamına da geliyor. Gelin bu alanda yapabileceğiniz 5 basit girişime yakından bakalım...

Gerçek yiyecekler tüketin! Gerçek derken mevsimine uygun, yerel, ve katkısız gıdalardan bahsediyoruz. Doğal ve yerel yiyecekleri tercih ederek, gıdaların evinize ulaşana kadar yüzlerce mil yol alıp küresel ısınmaya neden olmadığından emin olabilirsiniz. Mümkün oldukça mevsiminde ve taze yiyecekler tüketerek gereksiz paketlemenin önüne geçebilir; organik gıdalara yönelerek tüm baskılara rağmen katkısız üretim yapmaya çalışan tarım sektörünü destekleyebilirsiniz.

Yetişkin bir kadının cildi yaşamı boyunca yaklaşık olarak 2 kg kozmetik ürün emer. Buna benzer bir miktar erkekler için de geçerli! Vücudumuzun en büyük organı derimiz, sabunlardan güneş yağlarına, üzerine koyduğumuz kozmetik ürünlerin  yüzde altmış (60%)’ını emerek bu ürünlerdeki kimyalların vücudumuza karışmasına neden olur. Bu durumu ortadan kaldırmak için kimyasallardan arınmış kişisel bakım ürünlerine yönelebilir, gerçekten gerekmedikçe bu ürünleri kullanmamaya özen gösterebilirsiniz.

Mobilyalarınız, elbiseleriniz, arabanız, telefonunuz... Bugün sahip olduğunuz tüm eşyalar size ulaşana kadar tahmin edebileceğinizden çok daha fazla adımdan geçerek sadece üretimleri ile değil ulaşımları ile de çevreye zarar verir. Aldıklarınızın doğaya verikleri zararı biraz olsun azaltmak için her tüketiminizin farkında olarak, gerekliliğini sorgulayarak adım atabilirsiniz. Bu sorunu ortadan kaldırmanın en kesin yolu kontrolsüz tüketim alışkanlıklarından tamamem kurtulmak olsa da, mümkün oldukça sürdürülebilir kaynaklardan elde edilmiş hammadelerden üretilen, geriye dönüştürülebilen, veya ikinci el ürünleri tercih edebilirsiniz.

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi ülkemizde de yatırımı yapılmaya başlanan yenilenebilir enerji kullanımını içeren girişimlere destek vermek, geleceğiniz için yapabileceğiniz en yararlı yatırımlardan biri. Günün büyük bir kısmında güneş gören ülkemizde kurulacak basit bir panel sistemiyle, neredeyse kesintisiz elektrik üretmek mümkün. Yapacağınız yatırımı 3-4 sene gibi kısa bir sürede geri ödeyen bu sistem, hem iş hem yerleşim yerleri için temiz ve sürdürülebilir bir enerji fırsatı sunuyor.

Ülkemizde yıllardır tam anlamı ile çözüm getirilmemiş olan toplu taşımacılık çıkmazı için kendi çözümlerinizi yaratın! Genelde kısa mesafelerde olan tüm toplantılarınıza yürüyerek veya bisikletle gitmeyi deneyin. Sizinle aynı bölgede çalışan komşularınızla araba paylaşımı için girişimlerde bulunun. Şu an planlama aşamasında olan bisiklet paylaşım programlarını destekleyerek, özellikle şehirlerin işlek caddelerinde belediyelerin bisiklet kullanımı için uygun yolları kurması için talepte bulunabilirsiniz.


Çise Ünlüer (6 Temmuz 2014)

ciseunluer@gmail.com

6/08/2014

Enerjide Yeni Bir Sayfa



Geçtiğimiz ay Soma’da yaşananlar kömür kullanımı hakkında ne kadar bilgisiz olduğumuzu bir kez daha gözler önüne serdi.

İsminden de anlaşılacağı gibi, fosil yakıtlar, milyonlarca yıldır var olan bitki ve hayvan fosillerinin türevleri olup, bu atıkların çürümesi ile oluşuyor. Doğal gaz ve petrol ile bu gruba ait olan kömür ise, sedimanter organik bir kaya. İşlemin ilk parçası olarak bu organik kütleler, uygun bataklık ortamlarda birikip çökeliyor, ve jeolojik işlevlerle birlikte yer altına gömülüyor. Gömülmenin yerin altında oluşturduğu basınç ve ortamın ısı şartlarından etkilenen organik maddenin bünyesinde, binlerce yıl sürecek olan fiziksel ve kimyasal değişimler meydana geliyor. Bu şartlara ek olarak volkanik faaliyetler, fay hareketleri, veya radyoaktif elementlerin bulunduğu ortamlarda yerin ısısı normalden çok daha fazla bir şekilde artabilir. Artan yer ısısı ile organik maddenin gittikçe kömür halini aldığı olgunlaşma süreci “Kömürleşme” (İngilizce’de “Coalification”) olarak adlandırılıyor.

Esas olarak karbon, hidrojen ve oksijen gibi elementlerin birleşiminden oluşan, ancak kum ve kil gibi inorganik maddeler de içerebilen kömür; bataklıklarda veya kaya tabakalarının arasında milyonlarca yıl ısı, basınç ve mikrobiyolojik etkilerin sonucunda meydana geliyor. Kömürlerin içersinde bulunan bu inorganik maddeler kömürün kalitesini direk olarak olumsuz bir biçimde etkileme özelliğine sahip.

Özetlemek gerekirse, artık hepimizin bildiği gibi yanabilen, katı fosil organik kütlelerdir kömür. Esas amacı sürekli artan elektrik ihtiyacımızı karşılamak için yakıt hammaddesi olarak kullanılmak olsa da, kimyasal madde üretimi gibi farklı alanlarda da kullanılıyor. Kömür katmanlarının jeolojik oluşumu, kömürün yer kabuğunun 400-4000 metre altında olduğunu gösteriyor. Almanya, Polonya, Rusya ve Çin kömür yatakları yününden dünyanın en zengin ülkeleri arasında sayılsa da, bünyesinde yaklaşık 1038 milyar tonun üzerinde faydalanılabilir kömür rezervleri bulunduran dünyanın, neredeyse her yerinde kömür kaynaklarına rastlamak mümkün. Bünyesinde 1.4 milyar ton taş kömürü ve 7.6 milyar tonda linyit kömürü bulunduran Türkiye’nin yıllık kömür üretimi 60 milyon tonun üzerinde.

Kömür hakkında birkaç gerçeği kabul etmenin zamanı çoktan geldi! Kömür yenilenemeyen, hava kirliliğine neden olan, insan sağlığını olmsuz etkileyen, yakıldığı zaman karbondioksit ve benzeri sera gazlarının salımıyla küresel ısınmaya neden olan, çıkarıldığı bölgelerdeki toprağın ekolojik dengesini bozarak doğaya zarar veren, işçiliği insan hayatını büyük tehlikeye koyan riskli bir yakıttır.

Kömürü yeraltı kaynaklarından çıkarmak için yeni teknolojiler üzerinde çalışılıyor olsa da, bu alandaki gelişmeler insalığın hızla artan enerji talebini karşılamaya yeterli olmadığı için kömür madenciliğinde insan gücu hala daha en önemli unsurlardan biri. Kömürün çıkarıldıkça can almaya devam edeceği kesin. Ama insanlığın bu büyük hatadan ne kadar ders aldığı tartışılır.

Çevre kirliliğinden Soma ve benzeri facialara kadar korkunç felaketlere neden olan kömür kullanımının azaltılması için artık daha fazla bir nedene ihtiyacımız yok! Her ne kadar günlük hayatta enerji kullanımına ihtiyaç duysak da, Soma’da yaşananların kader değil, tercihlerimizi yanlış yönde kullandığımızdan dolayı olduğunun farkında olmamız gerek. Artık davranışlarımıza çeki düzen vermenin zamanı geldi de geçiyor.

Bu noktada insan yaşamını, toprağı, suyu, ve iklimi yok etmeyen bir çözüme ihtiyacımız var. Şimdi planlı bir şekilde fosil yakıtlardan vazgeçerek güneş ve rüzgar gibi yenilenebilir kaynaklı enerjilere yönelmenin tam zamanı! Devletin bugüne kadar takip ettiği yanlış enerji politikalarında değişikliğe gitmesi ve fosil yakıtlara verdiği teşvikleri yenilenebilir enerjilere aktarması, yenilenebilir enerji sektörünün önünü açabilir. Böyle bir girişimle, bugün kömür sektöründe çalışan tüm işçiler yenilenebilir enerji sektörüne yönlendirilerek bu alanda güvenli bir şekilde çalışmaları sağlanabilir.

Enerji sektöründe sadece hızlı bir şekilde kar yapmaya odaklanarak denetim ve güvenlik maliyetlerinin azaltılmasına neden olan kısa vadeli planlardan, insan sağlığı için tehlike arz etmeyen ve gelecek nesillerin yaşama haklarını da göz önünde bulunduran uzun vadeli planlara öncelik verilmelidir. Çünkü “bu gezegende herkesin ihtiyacına yetecek kadar kaynak var, ama herkesin hırsına ve açgözlülüğüne yetecek kadar kaynak yok”.


Çise Ünlüer (8 Haziran 2014)

ciseunluer@gmail.com

4/27/2014

Ortak Malların Trajedisi



ABD’li çevre bilimci Garrett Hardin’in, 1968 yılında Science dergisinde yayınladığı makalesinde anlattığı teorisi, bugün yüzleşmek durumunda kaldığımız birçok soruna açıklama getiriyor. İngilizce’de  “The Tragedy of the Commons” şeklinde geçen “Ortak Malların Trajedisi” veya “Ortakların Kullanımı Trajedisi”, insanların ortak kullanımına açık olarak paylaşılan malların kaçınılmaz kötü kaderini gözler önüne seriyor...

Garrett Hardin’in teorisi gayet basit bir hikaye ile anlatılabilir: Koyunlarını develete ait bir otlakta otlatan bir grup çoban kullandıkları otlağın kalıcı zarar görmeden uzun süre kullanılabilmesinin herkesin yararına olacağını bildiği halde, kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmeyi tercih eder. Otlağın zarar görmeden herkes tarafından devamlı bir şekilde kullanılabilmesi için, çobanların koyunlarını gereğinden fazla otlatmamaları veya haklarından fazla koyunu otlağa salmamaları önemlidir.

Ancak ortak amaç aynı olsa da, her çoban kendi açısından baktığında, ne kadar çok koyun otlatabilirse o kadar gelir sağlayacağını bilerek açgözlü bir şekilde hareket eder. Bu da her çobanın mümkün olan en fazla koyunu mümkün olan en fazla miktarda otlatması ve aynı anda diğer çobanların hakkını yemesi anlamına gelir. Etraflarındaki çobanların durmadan koyun sayılarını arttırdığını ve otlağı gittikçe daha fazla kullandığını gören diğer çobanların da aynı bakış açısını benimsemesi uzun süre almaz.

Otlağı kullanan her çobanın kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmesi ile otlak üzerindeki yük gittikçe artar ve zamanla sürekli artan koyun saysını karşılayamayacak hale gelir. Otlağı kullanan tüm çobanlar, bu durumun farkına varmalarına rağmen, uzun vadede otlağın yok olmasına neden olduklarını bile bile, etraflarındaki çobanların davranışlarını kontrol edemeyeceklerini bildikleri için otlağa zarar vermeye devam eder.

Aslında bu durumu anlamak o kadar da zor değil. Çünkü aynı kaynaktan yararlanan diğer insanların kaynaktan bir damla daha fazla kullanması durumunda sizin de mümkün olan en fazla şekilde kaynağı kullanmak isteyeceğiniz aşikardır. Ortak kullanılan bir kaynağın bireysel kararlar sonucunda zarar görmesi, Ortak Malların Trajedisi teorisinin anlattığı kaçınılmaz kırılgan durumdur. Bir diğer değişle, trajedi, ortak mal olan otlağın geri dönüşü olmayan bir zarar görmesi ve tükenmesidir.

Teori, başkalarının da kendisi gibi düşüneceğini hesaba katmadan bireysel çıkarlar doğrultusunda atılan adımlar, yanlış olduğunu bile bile sadece kendi çıkarlarını düşünerek kısa vadede maksimum fayda elde etmek amacıyla ortak kaynakları aşırı kullanan insan güdüleri, ve kollektif eylemlerdeki uyumsuzluğun bir araya gelmesi ile ortak kullanılan kaynakların uzun vadede tüketilmesinin kaçınılmazlığını vurguluyor. Aslında bugün yüzleştiğimiz birçok durumu açıklayabilecek derecede önemli Hardin’in teorisi. Örneğin yeterli miktarda büyümelerine fırsat vermeden yediğimiz için sonu tükenmekte olan balıklar, sürekli kirlettiğimiz su kaynaklarımız, ve havadaki miktarları hiç durmadan artan sera gazları...

Ortak olarak kullanılan mallar dört temel mülkiyet hakkı içinde yer alabilir: Açık erişim, özel mülkiyet, devlet mülkü, ve toplumsal mülkiyet, yani ortak mal. Bu alanda yapılan akademik araştırmalar, Ortak Malların Trajedisi’ni engellemek için “firma teorisi” ve “devlet teorisi” olarak da bilinen iki temel çözüm önerisi sunuyor. Adından da anlaşılacağı gibi, devlet teorisinde, önceden ortak olan kaynakların devlet kontrolü altına alınması öneriliyor. Diğer teori ise, ortak malların özelleştirilmesinin sorunu çözeceğinin altını çiziyor. Ancak, toplumsal malların, iktisadi bakımdan kontrol ve işletilmesi alanında yaptığı çalışmalar ve katıklarından dolayı 2009 yılında ekonomi alanında Nobel alan ilk kadın olan ABD'li politika bilimci ve ekonomist Elinor Ostrom aynı fikirde değil.

Ostrom, ne tek başına devlet müdahalesinin ne piyasa mekanizmasının doğal kaynakların etkin kullanımında uzun süreli başarıyı sağlayamayacağını; ancak ne devlete ne de piyasaya benzeyen kendi kendine organize olmuş kurumların çoğu zaman ortakların trajedisi sorununu çözmekte başarılı olduğunu gerçek hayat örnekleri ile ortaya koyuyor. Buna verilebilecek en iyi örnek, ortak kullandıkları denizdeki balıkların tükenmemesi için kendi aralarında toplanıp anlaşarak, aldıkları ortak kararla denizi belirli bir düzene göre eşit haklarla kullanan ve bu sayede uzun vadede denizdeki balıkların tükenmesini engelleyen balıkçılar. Gelişmiş ülkelerde buna benzer geliştirilen bir başka sistem avcılıkta kullanılan kota yönetimi.

Hardin’in teorisine getirilen en sağlam ve uzun vadeli çözümlerin, kaynak kullanıcılarının kendi aralarında anlaşıp risk paylaşımını da göze alan sağlıklı bir diyalog ve işbirliği çerçevesinde ortak mallara zarar vermeden kullanılmasını içerdiği aşıkar. Etrafınıza biraz dikkatli bakarsanız, günlük hayatınızda bahsi geçen “trajedi”ye uygun birçok ortak kullanım örneği görebilirsiniz. Çevreye zararlı olduğunu bildiğimiz halde sürdüğümüz arabalarımız, temizliğinin sadece belediyelerin sorumluluğu altında olduğunu sandığımız için hiç düşünmeden kirlettiğimiz sokaklarımız...


Çise Ünlüer (27 Nisan 2014)

ciseunluer@gmail.com

4/18/2014

Dünyanın En Yeşil Şehirleri



Kim derdi ki bir gün gelecek, insanlar daha sürdürülebilir bir yaşam sürme yolunda arabalarından vazgeçecek? Bu henüz ülkemizde oturmamış bir fikir olsa da, bazı önde gelen Avrupa şehirlerinde yıllardır süregelen trafik ve hava kirliliğinden kurtulmak isteyen yerli halk, yaşadıkları şehirleri daha yaşanılabilir kılmak için rahatlıktan vazgeçmeye hazır!

Buna en güzel örnek, 2011 yılında Avrupa’nın en yeşil başkenti seçilen Almanya’nın Hamburg şehri. Hamburg belediyesi yirmi yıl sürecek bir planla bugün şehrin içinden geçen tüm arabaları dışardan dolaşacak şekilde yöneltecek. Önümüzdeki birkaç yıl içerisinde Hamburg’da yeşil bir ulaşım ağı kurmayı planlayan şehir yönetimi, yaya ve bisiklet yollarını birleştirerek şehir içerisindeki trafik akışını rahatlatmayı hedefliyor. Plan kapsamında ele alınan bir diğer alan yeşil alanlar. Buna göre, mevcut yeşil alanlar genişletilecek ve yeni park, ortak bahçe, ve oyun alanları yaratılarak şehirdeki toplam yeşil alan miktarı artırılacak. Burdaki esas hedef, tüm halkın, şehrin her bir noktasına yayılmış olacak olan yeşil alanlara bisiklet yoluyla veya yürüyerek rahatça ulaşabilmesi.

Plan tamamlandığı zaman Hamburg, şehrin toplam alanının yüzde kırk (40%)’ını oluşturan yaklaşık 70 milyon metre karelik bir alanı kaplayan yeşil alana sahip olacak. Buna göre haftasonu dinlenmesi için normalde araba ile şehir dışına çıkma ihtiyacı duyan insan sayısı azalacak. Hem de tüm bunlar, araçların şehrin en işlek caddelerine girmesini yasaklamadan mümkün olacak! Çünkü Hamburg yönetimi, şehri yeşil bir halka şeklinde çevreleycek olan doğa dostu girişimlere tüm halkın onay vereceğini ve buna göre davranışlarını düzenleyeceğini biliyor.

Girişimlerin bir başka hedefi, yarım yüzyılda avaraj sıcaklıkların 9 derece yükseldiği Almanya’nın en büyük ikinci şehri Hamburg’da artan sıcaklıkları ve sel olaylarını engellemek. Tabii bu gibi yeşil girişimlerde bulunan tek büyük şehir Hamburg değil. Doğa dostu girişimlerde dünya liderlerinden olan Kanada’nın Vancouver şehri, 2020 yılına kadar dünyanın en yeşil şehri olma hedefine doğru emin adımlarla ilerliyor. Hidroelektrik enerjisinin toplam enerji ihtiyacının yüzde doksan (90%)’ını karşıladığı şehirde, rüzgar, güneş, ve dalga enerjileri gibi farklı yenilenebilir enerji kaynaklarını da görmek mümkün.

Vancouver’in öne çıktığı bir başka alan ise 248 mil boyunca uzanan bisiklet yolları ve yüksek rağbet gören araç paylaşım programları. 2020 yılına kadar devreye sokmayı planladıkları katı yeşil bina yönetmelikleri ve mevcut binaların enerji verimliliklerini artırmayı şart koşan yasaları sayesinde, şehrin karbon nötr yapılar alanında da lider olması bekleniyor.

Bu alanda önde gelen bir diğer şehir, ABD’nin en yoğun nüfusuna sahip şehirlerinden biri San Francisco. Hava temizliğinden atık yönetimine, çevre dostu ulaşım olanaklarından bilinçli halkına kadar her alanda örnek alınması gereken bir şehir! Bu girişimlerin hem orda yaşayan halk hem de ziyarete gelen turisterin yaşam kalitesini artırdığını söyleyen şehir yönetimi, şehirden çıkan tüm atığın yaklaşık yüzde seksen (80%)’ini geri dönüştürüyor, toplam alanının yüzde yirmi (20%)’sini yeşil alan olarak halkın kullanımına sunuyor, ve 500’e yakın yeşil standart LEED (Enerji ve Çevre Dostu Tasarımda Liderlik) onaylı yeşil bina bulunduruyor. San Francisco’nun lider olduğu bir başka alan ise şehrin farklı noktlarına yerleştirilmiş 200’e yakın şarj istasyonu ile yoğun talep gören elektrikli araba kullanımı.

Yeşil girişimleri ile örnek alınması gereken bir başka şehir Norveç’in başkenti Oslo. Toplam alanının yüzde yetmiş (70%)’ini koruma altında olan ormanlar, su yolları, ve tarım alanlarının oluşturduğu şehrin, Avrupa’nın önde gelen sürdürülebilir şehirlerinden biri olarak tanımlanması süpriz değil! Yeşil alanda yapılan öncü girişimleri arasında trafik yoğunluğu ve hava durumuna göre gereken ayarlamayı yapan akıllı ışıklandırma, atıklardan üretilen biyo-metanın toplu taşıma araçlarında ve ısınmada yakıt olarak kullanılması, ve şehirde çalışan binlerce insanı ve işyerini kapsayan eko-sertifikalandırma programı geliyor.

Bu girişimleri sayesinde Oslo yönetimi, 2030 yılına kadar karbon emisyonlarını yarı yarıya azaltmak ve 2050’ye kadar karbon nötr olmayı hedefliyor! Bu planlarının en büyük parçası olarak da ulaşım sektörününü ele alan şehir, bugün kullanımda olan araba ve bisiklet paylaşım programlarına ek olarak, elektrikli araçlara ücretsiz park yeri ve trafikte öncelik hakkı sağlayarak halk tarafından tercih edilmelerini sağlıyor. Bunun yanında, bugün yüzde seksen (80%)’i fazla atıklardan elde edilen biyokütle ve diğer yenilenebilir enerjilerle çalıştırılan ısıtma sistemleri, önümüzdeki on yıl içerisinde yüzde yüz (100%) yenilenebilir enerji kaynaklı olacak şekilde planlanıyor.

Dünyanın farklı noktaları, gelecek nesillerin devamlılığını destekleyen sürdürülebilir tasarım ve yaşam stillerine yönelirken, bu alanda atılan adımların ülkemizde de örnek alınarak uygulanması en büyük dileğimiz.


Çise Ünlüer (13 Nisan 2014)
ciseunluer@gmail.com

 
YEŞİLE DÖNÜŞ | ÇİSE ÜNLÜER | GREEN IT