11/07/2014

Portakal Suyunuzdaki Gizli İçerik



Portakal suyunuzu evde sıkmak yerine marketten mi alıyorsunuz? Eğer öyleyse eminim 100% portakal içeren, konsantre madde içermeyenleri tercih etmeye çalışıyorsunuz. Nihayetinde sağlıklı, katkısız ve daha doğal olanı bu, değil mi? Hatta o kadar bir sağlıklı ve taze ki bozulmaması için buzlukta satılması gerekiyor!

Eğer bu tarife uyuyorsanız, bu yazıdan ya nefret edecek ya da çok seveceksiniz. Gerçek şu ki, satın alırken sağlıklı bir seçim yaptığınızı düşünerek harika hissettiğiniz o portakal suyu iddia ettiği şeylerden hiçbiri değil! Çoğu zaman mantığınıza göre yaptığınız varsayımlara göre hareket ettiğinizi bilen gıda endüstrisi de kendi kârını artıracak mantığı takip eder. Sizin mutfağınızda hazırladığınız bir-iki bardak portakal suyunun binlerce litresini üretecek şekilde işleme tabi tutmak takdir edersiniz ki aynı şey değil.

Marketten aldığınız belli bir marka portakal (veya herhangi bir başka meyve) suyunun yılın hangi zamanı olursa olsun nasıl hep aynı tada sahip olduğunu hiç merak ettiniz mi? Evde sıktığınız portakal suyu kullandığınız portakala göre tad ve görüntüsünde her defa biraz değişiklik gösterirken, nasıl oluyor da marketten aldığınız portakal suları bu kadar istikrarlı bir şekilde değişmiyor? Ve örneğin Türkiye’den gelen veya adamızda üretilen bazı farklı markaların sunduğu meyve sularının tadları hiçbir zaman birbirlerine benzemese de, kendi özgün tadlarını seneler boyunca nasıl koruyup sürdürüyorlar? Umarım bu noktada kafanızda tehlike çanları çalmaya başlamıştır!

Bu soruların cevabı aslında çok basit. Dünyanın en büyük kola şirketlerinin de yaptığı gibi bu markalar ürünlerini hazırlarken halk tarafından beğenilen belli tarifleri takip ediyor. Ve bu tarifler hiçbir zaman portakalın toplanıp suyunun sıkılarak paketlenip satılması adımları ile sınırlı değil.

Marketten aldığınız portakal suyunun tadının istikrarı doğadan çok kimya ile alakalı. Arada sadece içecek endüstrisinde çalışanların bildiği gizli ve kritik bir adım var! Portakallar sıkıldıktan sonra büyük depolarda saklanan suyunun oksijeni çıkarılıyor. Bu adım sayesinde sıkılan sıvı bir yıla kadar bozulmadan dayanabiliyor. Ama oksijeni alınırken orjinal tadı da giden bu sıvının tadı bizim paketten içtiğimiz meyve suyunun son haline hiç benzemiyor. Ürünlerinin bu haliyle satıldığı zaman rağbet görmeyeceğini bilen şirketler oksijeni alınmış sıvılarına tatlandırıcı ekliyor.

Bu tatlandırıcılar teknik olarak portakal esansı, yağı, ve diğer yan ürünlerinin kimyasal yapıları manipüle edilerek elde edildikleri için hukuken ürün üzerindeki “içindekiler” kısmına eklenilmek zorunda değiller. Ancak bu süreçte kullanılan ürün ve işlemlerin doğanın bize sundukları ile yakından uzaktan alakası olmadığı gibi, tatlandırıcıların hazırlanışında parfüm endüstrisinde de kullanılan tehlikeli kimyasallar yüksek miktarlarda kullanılıyor. Bu kimyasallar meyve suyunun satılacağı tütekici profiline ve kültürel ağız tadına göre farklılık gösterebiliyor. Örneğin Türkiye’de satılan meyve suları halkın ağız tadı ve alışkanlıklarına göre formüle edildiği için Amerika’da satılanlardan farklı kimyasallar içerebiliyor.

Peki bu durumda ne yapmak gerekir? Bu noktada kendinize şu soruyu sormakta yarar var: Neden meyve suyu içiyorsunuz? Meyveden çıkan su fruktoz dolu olduğu gibi, meyvenin doğal haliyle içerdiği sağlıklı liflerden noksan. Bir bardak elma suyunun 6-8 tane orta boyutta elmadan elde edildiğini biliyor muydunuz? Oysa bir oturuşta bu kadar elmayı tüketebilme ihtimalinizin düşük olduğunu varsayarsak, genelde ikinci bardağını bile kolaylıkla içebildiğiniz elma suyu ile vücudunuza ne kadar gereksiz şeker aldığınız aşikar.

Özet olarak, her ne kadar sağlıklı bir imaj yaratırsa yaratsın, marketten meyve suyu alma alışkanlığından vazgeçmekte yarar var. Kendiniz yetiştirmediğiniz herhangi bir gıdanın tam olarak neler içerdiğini hiçbir zaman bilemezsiniz. Evinizde içerisinde ne olduğunu bildiğiniz sezon meyvelerinden rahatlıkla hazırlayacağınız meyve sularında yaratıcılığınızı kullanarak harikalar yaratabilirsiniz.



Çise Ünlüer (9 Kasım 2014)

ciseunluer@gmail.com

10/11/2014

Sağlığın için Vazgeç Kurtul



Evinize aldığınız ürünlerin sağlığınızı ne kadar önemsediğinizin iyi bir göstergesi olduğunu düşünecek olursak, alışveriş alışlanlıklarınızın da hayat stilinizi yansıttığını varsayabiliriz. Tüketici olarak tercihleriniz sağlıklı bir yaşama olan bağlılığınızı güçlendirebilir veya tam tersi baltalayabilir. Seçimlerinizin sağlığınızı desteklemesini istiyorsanız, alışkanlık haline getirdiğiniz ürünleri tekrardan gözden geçirmekte yarar var. Özellikle bu ürünler aşağıdaki 5 kategoriden birine aitse:

1. Konvansiyonel bakım ürünleri:
Bugün market raflarını dolduran birbirinden “güzel” kokulu sabunlar, şeftalili vücut losyonları, çiçek aromalı şampuanlar, ve rengarenk makyaj ürünleri hormon seviyelerini bozan zehirli ve kanserojen kimyasallarla dolu. Ve bunların çoğu hiçbir sağlık kuruluşu tarafından kontrol edilmiyor! Özellikle vücut şampuanı veya yüz yıkama jellerinde kullanılan exfoliant özellikli İngilizce’de “microbeads” olarak geçen mikro zerrecikler, su arıtma tesislerindeki filtreler tarafından arıtılmayacak kadar küçük oldukları için su kaynaklarına karışarak kirlilik yaratıyor. Sağlığınızı ve çevreyi biraz düşünüyorsanız, bu ürünlerden uzak durun. Geçtiğimiz hafta bahsettiğimiz kimyasal madde içermeyen temizlik ürünleri tariflerinden yola çıkarak karbonat ve elma sirkesi gibi doğal malzemelerden kişisel temizlik ve bakım ürünlerinizi hazırlayabileceğinizi unutmayın.

2. Abur cubur:
Parlak paketlerinde sadece büyüklerin değil çocukların da ilgisini çeken uzun ömürlü abur cuburların aylarca ve hatta yıllarca nasıl bozulmadıklarını hiç merak etmediniz mi? Bu yiyeceklerin nerdeyse tümü, düşük maliyetinden ve yüksek sıcaklıklara dayanıklı olmasından dolayı rağbet gören palmiye yağı ile yüklü. Yıllardır tükettiğiniz cips,  bisküvi, ve gazlı içeceklerin “içindekiler” kısmında geçen “bitkisel yağ” ibaresi çoğunlukla palmiye yağı. Avrupa Birliği, halktan gelen baskılarla palmiye yağı bulunan gıdalarda bunun açıkça yazılmasını zorunlu kılacak yasayı çıkararak insanların bilinçli seçimler yapmasına yardımcı oldu. Ancak benzer yasalar ülkemizde bulunmadığı için hangi üründe tam olarak hangi tür yağ kullanıldığından emin olmak henüz mümkün değil. İşinizi garantiye almak istiyorsanız, paketlenmiş, uzun ömürlü, yapay renklendirici veya diyet maddeler içeren tüm gıdaları tercih etmemekte yarar var. Çünkü ihtiyacınız olan kimya laboratuvarı değil çiftliklerden gelen yiyecekler!

3. Plastik gıda saklama kapları:
Yaygın plastik kullanımı doğayı düşünen tüm insanları rahatsız eden bir nokta. Tek bir plastik şişenin doğada üç bin yıl yok olmadığını düşünecek olursak, bu çok da şaşırtıcı değil. Bu yetmezmiş gibi plastikte bulunan kanserojen madde Bisfenol A (BPA) hormon dengelerini bozarak insan vücudunda birbirinden tehlikeli sonuçlara neden olabiliyor. Bu nedenle insan sağlığı karşısındaki dev tehditlerden biri olan plastiği yaşam alanlarınıza mümkün oldukça az sokmak önemli. İlk olarak çocukları beslemek için kullanılan tüm biberonların cam olanlarının tercih edilmesi ve sıcak veya kaynar süt ile su ve mamaların kesinlikle plastik şişelere konulmaması gerekir. BPA içeren biberonlar üzerinde yapılan sayısız araştırma, bebek ve çocuk sağlığının BPA yüzünden ciddi tehlikelerle karşı karşıya olduğunu kanıtlıyor.

4. Yapışmayan tencere ve tavalar:
Yemek yaparken malzemelerin altına yapışmamasından dolayı sağladığı kolaylık için tercih gören teflon tava ve tencereler aslında düşündüğünüz kadar saf değil. Bu ürünlerin içerdiği perfluorooctanoic acid (PFOA) kullanım boyunca yiyeceklerinize karışarak ciddi hastalıklara neden olabiliyor. Bu nedenle zehirli maddeler içermeyen paslanmaz çelik ve seramik  alaternatiflere yönelmekte yarar var.

5. Zehirli kimyasallar içeren temizlik ürünleri:
Evinizin temizliğinde kullandığınız temizlik ürünlerinin etiketlerini okumaya, biraz da okuduklarınızı araştırmaya başlarsanız, birbirinden zararlı kimyasalların evinize girmesine nasıl izin verdiğinize şaşacaksınız. Oysa elinizin altında evde rahatlıkla hazırlayabileceğiniz birkaç temizlik formülü bulunsun istiyorsanız, çok uzaklara bakmaya gerek yok. En etkili ve güvenli temizlik ürünleri için ihtiyacınız olan malzemeler karbonat, sirke, ve portakal ve limon kabuğundan fazlası değil. Facebook’da harcadığınız vaktin onda biri ile internette yapacağınız küçük bir araştırma sayesinde evinizin temizliğini zehirli kimyasallar olmadan da gerçekleştirebilmenize yardımcı olacak çok basit tarifler bulabilirsiniz.


Çise Ünlüer (12 Ekim 2014)

ciseunluer@gmail.com

9/13/2014

Kimyasalsız Temizlik: Doğal Diş Macunu



Market raflarını süsleyen birbirinden iddialı diş macunlarının aslında neler içerdiğini biliyor musunuz? “Bembeyaz gülüşler”, “ekstra ferahlık”, ve “güçlendirilmiş formül” sözlerine kanıp düşünmeden kullandığımız bu ürünler florür, şeker, yapay tatlandırıcılar, ve yapay renk vericiler gibi birçok kimyasal ve sağlığa zararlı madde içeriyor.

Kullandığımız kozmetik malzemelerin etiketlerini okumaya, biraz da okuduklarınızı araştırmaya başlarsanız, diş macunu başta olmak üzere neredeyse her gün kullandığımız kişisel bakım ürünlerinde sorbitol, silika hidrat, gliserin, sodyum lauryl sülfat, sodyum sakarin, sodyum florür, ve titanyum dioksit gibi sağlığımıza zararlı kimyasallara rastlamak mümkün. Tek kullanımda zararlarını farketmediğimiz bu kimyasallar zamanla vücutta birikerek ciddi hastalıklara neden oluyor. Özellikle gelişme çağında olan çocuklarda zeka geriliği, bağışıklık sisteminde yavaşlama, enfeksiyonlara karşı direnç azalması, üreme sisteminde zarar, ve kalıcı dişlerin geç çıkması gibi etkileri olduğu bilinen kimyasalları hayatımızdan çıkarmanın vakti çoktan geldi!

Kendi diş macununuzu evinizdeki doğal malzemelerle rahatlıkla hazırlayabileceğiniz çok basit bir tarifle kimyasallardan uzaklaşabilir, gönül rahatlığı ile dişlerinizi fırçalayabilirsiniz. Bu işlem boyunca ihtiyacınız olan tüm malzemeler markette rahatlıkla bulabileceğiniz karbonat, deniz tuzu, hindistan cevizi yağı, ve nane yağı. Doğal diş macununuzun esas maddesi karbonat, ağızdaki pH dengesinin korunmasını ve dişlerin beyazlaştırılmasını sağlar. Öte yandan hindistan cevizi yağı hem hoş bir tat, hem de kıvam verir. Nane yağı ise nefesin tazelenmesine ve sinüslerin açılmasına yardımcı olurken, ağızda biriken zararlı bakterileri öldürücü özelliğe sahiptir.

Başlamak için tek yapmanız gereken 3-4 yemek kaşığı karbonat ile 3 yemek kaşığı hindistancevizi yağı, 1 yemek kaşığı deniz tuzu, ve 15-20 damla nane yağını küçük bir kasenin içinde karıştırmak. Karışımınız fazla sıvı halinde olursa kattığınız karbonat miktarını arttırabilirsiniz. Katı karışımlara biraz su veya 1 kaşık zeytinyağı ekleyerek macun haline gelmesine yardımcı olabilirsiniz. Karıştırmanın yardımı ile homojen bir kıvam alacak olan doğal diş macunu karışımınızı hava sızdırmaz bir tüp veya cam bir kavanoza aktararak kullanıma sunabilirsiniz.

En iyi sonucu elde etmek için hazırladığınız macunla günde en az 2 kere dişlerinizi fırçalamakta yarar var. Bu tarife ek olarak kendi zevkinize göre uyarlamalar yaparak nane yağı yerine veya ek olarak limon, portakal, karanfil, çay ağacı, ve zencefil gibi farklı uçucu yağları tercih edebilirsiniz. Klasik diş macunlarında alıştığınız güçlü nane yoğunluğunu elde etmek için karışımınızdaki nane yağı miktarını arttırabilirsiniz. Kullanacağınız malzemeleri mümkün oldukça organik olarak temin etmeye çalışarak maruz kaldığınız kimyasal miktarını azaltabilir, daha sağlıklı bir karışım elde edersiniz.

Evde ilk kez hazırlanan tüm ürünlerde olduğu gibi biraz deneme yanılma, biraz da tecrübe ile beğeneceğiniz bir tarif elde edebilirsiniz. Ancak her ne kadar doğal malzemelerden hazırlanmış olursa olsun, karışımdaki tuz, karbonat, ve bazı yağlar yutulduğunda midenizi rahatsız edebileceğinden, diş macununuzu yutmamakta yarar var. Bu diş macununu kullanırken dönüşümlü olarak misvak ve zencefil gibi kuru bitki karışımı ile de diş sağlığınızı destekleyebilirsiniz.

Toplamda 5 dakikadan kısa bir sürede marketlerde satılan versiyonlarından daha sağlıklı ve ekonomik bir diş macununu kendi evinizin rahatlığında hazırlanabileceğini, ve florür ile diğer zararlı kimyasallar olmadan da inci gibi bembeyaz dişlere sahip olunabileceğini göreceksiniz.

Peki karbonat içeren benzer doğal karışımlarla şampuan ve nemlendirici gibi birçok kişisel bakım ürürününü kolaylıkla hazırlayabileceğinizi biliyor muydunuz?


Çise Ünlüer (14 Eylül 2014)

ciseunluer@gmail.com

7/25/2014

Gardrobunuzu Yeşillendirin



Sadece bir t-shirt üretiminde kullanılan pamuğu üretmek için nerdeyse 200 gram kimyasala ihtiyaç duyulduğunu biliyor muydunuz? Peki pamuk üretiminde kullanılan 15 böcek ilacının en az 7’sinin kansere neden olduğunu?

Geçtiğimiz hafta İngiltere’deki bir H&M mağazasında tüm giyim reyonlarının üzerinde asılı yazılar ilgimi çekti. Elbiselerin 60°C gibi yüksek sıcaklıklar yerine 30°C’lik suda yıkanmasını teşvik eden “30 is the new 60” girişimi şunu gösteriyor: Tekstil sektöründe bir devrim başlıyor!

Artık tekstil üretcileri ve tasarımcılar, müşterilerinden gelen talepler doğrultusunda, operasyonlarının ve ürettikleri ürünlerin çevre üzerindeki etkilerini düşünerek adım atıyor. Üreticiler çevresel problemlerin farkında olarak gerek üretimlerinin neden olduğu atık miktarını azaltan, gerek kullanılmış kıyafetleri  tekrar kullanmaya veya geri dönüştürmeye teşvik eden girişimlerde bulunmaya başladı. Çünkü artık tüketici, çevreye zarar vermeyen “yeşil” ürünleri ve bunları mümkün kılan organik tarım yöntemlerini tercih ediyor. Organik tarım ürünleriyle üretilmiş tüm giyim malzemeleri, tamamı ile doğal, ilaçsız, radyasyonsuz, polyester ve benzeri sentetik malzemeleri içermeyen, ve GDO’lardan uzak bir ortamda yetişen pamuk ve ketenden elde ediliyor.

Herhangi bir ilaç kullanımı içermediği için insan sağlığına zarar vermeyen organik tarım yöntemleri, konvansiyonel tarıma göre daha az fosil yakıt gerektirdiği için küresel ısınmanın etkilerini yavaşlatmada da daha etkili. Tarım alanında kullanılan kimyasal ilaçların, son birkaç yılda görülen bal arısı sayısındaki ani düşüşler ve milyonlarca kuşun ölümünden de sorumlu olduğunu hatırlayacak olursak, tekstil alanında da organik tarıma yönelmek için çok düşünmeye gerek yok.

Kuzey Amerika’da görev yapan Organik Ticaret Birliği (Organic Trade Association)’ne göre bugün Türkiye’nin başta geldiği 12 ülkede organik pamuk üretimi yapılıyor. Avrupa genelinde Demeter, İsveç’de KRAV, Almanya’da Naturland, Hollanda’da SKAL, İngiltere’de The Soil Association, ve Amerika’da USDA tarım alanında organik onayı veren kuruluşlar arasında en iyi bilinenleri.

Gelelim biz tüketicilere... Bir zamanlar büyük bir heyecanla aldığımız kıyafetlerin heyecanımız geçince dolabımızın tozlu köşelerinde sadece yer kapladığını hepimiz biliyoruz. Moda alanında eko-anlayışlı seçimler yapmak sadece tüketim sonrası meydana gelen atıkları azaltmayı değil, tüketim öncesi meydana gelebilecek atık ve kirliğin de önüne geçmeyi içeriyor. En basit bir ceketin dolabınızda yerini alana kadar geçirdiği yolculuk dünyanın bir diğer ucundaki ormanlara, çiftliklere, ve petrol kuyularına kadar uzanıyor. Bir ürünün son haline ulaşana kadar kadar hangi kimyasallar ve boyalarla kirlendiği bilgisi hiçbir zaman ifşa edilmeyeceğinden, sağlığını korumak için gerekli adımları atmak tamamen tüketiciye kalıyor.

Ancak karamsarlığa kapılmadan bu yolda atılan olumlu adımların da farkında olmakta yarar var. Moda tasarımcılarının ve üreticilerin ürünlerini ve üretim yöntemlerini gözden geçirmesine neden olan bilinçli tüketiciler, kendi gardroplarını da akıllı yöntemlerle temizleme sırları ile dolu. Gelin bunlardan birkaçına yakından bakalım...

1. Planlı alışveriş yapın: Almayı planladığınız yeni bir giysiye, evlat edinmek istediğiniz bir kedi veya köpek gibi bakın. Ona hayatınızda mümkün olan en yüksek zamanı ve giyim sıklığını ayırabilmelisiniz. Ani satın alma hissini ortadan kaldırmak sıkıcı duyulsa da, bir daha giymeyeceğiniz kıyafetlerle dolu bir elbise dolabının da hiç bir heyecanı yok! Uzun vadede ne aradığınızı bilmek hem alışverişte zaman kazanmanıza yardımcı olur, hem de evinizde gereksiz kıyafet kalabalığını engeller. Alışverişe çıkmadan hangi renkler ve modellerin vücut yapınıza uyduğunu, ve dolabınızda halihazırda bulunun parçalarla neyin iyi gideceğini belirleyin.

2. Aldıklarınıza iyi bakın: Evde ve dışarda giyilecek kıyafetlerininizi belirleyin, düğünde giyeceğiniz gömlekle araba lastiği değiştirmeyin. Düşen düğmeleri geri dikmesini öğrenerek giysilerinizin küçük sorunlarını kendiniz kolaylıkla tamir edebilirsiniz. Üzerinden çıkaramadığınız küçük bir leke yüzünden aylardır giyemediğiniz kazağınızı güzel bir hırkaya, dar gelen elbisenizi modern bir eteğe çevirmek istemez misiniz? Daha büyük iş gerektiren kıyafetleriniz için yaşadığınız bölgedeki terzilere danışmak hem giysilerinizin istediğiniz şekli almasını hem de bu mesleğin devamını mümkün kılar.

3. Kuru temizlemeyi tercih etmeyin: Temizleme işleminde kullanılan kimysallarla insanlarda ciddi hastalıklara neden olabilen kuru temizlemenin zararlarının farkına varın. Üzerindeki etiketlerde kuru temizleme yazan çoğu ipek, yün, ve keten kıyafet aslında elde de yıkanabilir.

4. İkinci el kıyafetlere yeşil ışık yakın: İnsanlar farklı nedenlerden dolayı kıyafetlerinden vazgeçer. Ülkemizde henüz yaygın olmasa da Freecycle benzeri bir paylaşım ağını kendi arkadaş çevrelerinizde oluşturarak birbirinizin kıyafetlerini ödünç alabilir veya takas yapabilirsiniz. Herhangi bir nedenden dolayı giymediğiniz iyi durumdaki giysilerinizi çevrenizdekilerle paylaşabilir, veya ihtiyacı olan kuruluşlara bağışlayabilirsiniz. Tabii başka güzel bir opsiyon da daha önce bahsettiğimiz “ileri dönüşüm”, yani “upcycling”. Bu girişim, kullanım sürecinin sonuna geldiğine inandığınız için atılacak durumda olan eşyaların geri dönüşüm yerine, orjinal amaçlarından farklı bir şekilde yeniden düzenlenip, çevreye zarar vermeden değer kazandırılarak tekrar kullanıma koyulmasını içeriyor.

5. Bilinçli yıkayın: Elbise yıkama işlemi düşündüğünüzden fazla su ve enerji harcıyor. Yeterli kirli kıyafet birikmeden çamaşır makinenizi çalıştırmayın. Bu işlem için tüm kıyafetlerinizi iç kısımları dışarda kalacak şekilde makineye yerleştirebilir, mümkün olan en düşük sıcaklığı tercih edebilirsiniz. Önceden lekelenmiş olan noktalara biraz tuz sürerek yıkaman önce yarım saat suda bekletebilirsiniz. Fosfat içermeyen ve biyolojik olarak parçalanabilir (biodegradable) deterjanları tercih edin. Yeni bir makine almayı düşünüyorsanız enerjiyi en verimli şekilde kullananlara yönelmekte büyük yarar var.


Çise Ünlüer (27 Temmuz 2014)

ciseunluer@gmail.com

7/07/2014

Yeşil Olmanın 5 Yolu



Haberler, politika, teknoloji, ve hatta moda! Doğaya önem veren yeşil ürün ve yaklaşımları her yerde görmeye alıştık. Artık etrafımızda organik yiyecekleri tercih eden, hava ne kadar sıcak olursa olsun klima çalıştırmayan, ve yaşadıkları şehirlerdeki geri dönüşüm olanaklarını araştıran insanların sayısı gittikçe artıyor. Bugüne kadar alışılagelmiş alışkanlıklarınızda doğa dostu değişiklikler yapmak istiyor ama bir türlü gereken adımları atamıyorsanız, okumaya devam edin...

Konu ne olursa olsun, hayatımızda küçük değişkliler yapmak için bazen büyük resme bakmakta yarar var. Küreselleşmenin getirileri sayesinde dünya gittikçe küçülürken, bizden uzak başka ülkelerde yaşayan insanların nasıl yaşadıkları konusunda daha fazla bilgiye sahibiz. Artık aklımızın ucuna bile gelmeyen hayatlarla aramızdaki bağlar tahmin edebileceğimizden daha güçlü. Örneğin, Çin’de üretilen bir oyuncak, Avrupa’daki bir çocuğun hayat kalitesini etkileyebiliyor. Arjantin’de yetiştirilen bitkilerde kullanılan bir tarım ilacı, Amerika’daki halkın sağlığını bozabiliyor, Avusturalya’dan çıkan sera gazları, Brezilya’daki yağmur ormanlarının azalmasına neden olabiliyor...

Adeta senkronize olmuş hayatlar içerisinde bugün attığımız basit bir adımın gezegen üzerindeki iyi veya kötü etkisini öngörmek sadece biraz düşünce gerektiriyor. Bu noktada size iyi bir haberim var: Her ne kadar başkalarının hareketleri hayatlarımızı etkileyebiliyorsa da, birey olarak kendi seçimlerimizi ve dolayısı ile çevremiz ve dünya üzerindeki etkimizi kontrol altına almak tamamen kendi kontrolümüzde! Yediğimiz yemeklerden evimizi aydınlatmak için satın aldığımız ampüllere, tatile gideceğimiz mekandan kime oy vereceğimize kadar giden kararlarımız küresel bir etkiye sahip.

Unutmamamız gereken esas nokta: Dünyanın neresinde olursa olsun, doğayı canlı tutmak hepimizin yararına! Ancak şunu da vurgulamakta yarar var, yeşil bir hayat sürmek sadece yağmur ormanlarının korunması anlamına gelmiyor. Aynı zamanda sağlığımıza gereken önemi vermek, hayat kalitemizi artırmak anlamına da geliyor. Gelin bu alanda yapabileceğiniz 5 basit girişime yakından bakalım...

Gerçek yiyecekler tüketin! Gerçek derken mevsimine uygun, yerel, ve katkısız gıdalardan bahsediyoruz. Doğal ve yerel yiyecekleri tercih ederek, gıdaların evinize ulaşana kadar yüzlerce mil yol alıp küresel ısınmaya neden olmadığından emin olabilirsiniz. Mümkün oldukça mevsiminde ve taze yiyecekler tüketerek gereksiz paketlemenin önüne geçebilir; organik gıdalara yönelerek tüm baskılara rağmen katkısız üretim yapmaya çalışan tarım sektörünü destekleyebilirsiniz.

Yetişkin bir kadının cildi yaşamı boyunca yaklaşık olarak 2 kg kozmetik ürün emer. Buna benzer bir miktar erkekler için de geçerli! Vücudumuzun en büyük organı derimiz, sabunlardan güneş yağlarına, üzerine koyduğumuz kozmetik ürünlerin  yüzde altmış (60%)’ını emerek bu ürünlerdeki kimyalların vücudumuza karışmasına neden olur. Bu durumu ortadan kaldırmak için kimyasallardan arınmış kişisel bakım ürünlerine yönelebilir, gerçekten gerekmedikçe bu ürünleri kullanmamaya özen gösterebilirsiniz.

Mobilyalarınız, elbiseleriniz, arabanız, telefonunuz... Bugün sahip olduğunuz tüm eşyalar size ulaşana kadar tahmin edebileceğinizden çok daha fazla adımdan geçerek sadece üretimleri ile değil ulaşımları ile de çevreye zarar verir. Aldıklarınızın doğaya verikleri zararı biraz olsun azaltmak için her tüketiminizin farkında olarak, gerekliliğini sorgulayarak adım atabilirsiniz. Bu sorunu ortadan kaldırmanın en kesin yolu kontrolsüz tüketim alışkanlıklarından tamamem kurtulmak olsa da, mümkün oldukça sürdürülebilir kaynaklardan elde edilmiş hammadelerden üretilen, geriye dönüştürülebilen, veya ikinci el ürünleri tercih edebilirsiniz.

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi ülkemizde de yatırımı yapılmaya başlanan yenilenebilir enerji kullanımını içeren girişimlere destek vermek, geleceğiniz için yapabileceğiniz en yararlı yatırımlardan biri. Günün büyük bir kısmında güneş gören ülkemizde kurulacak basit bir panel sistemiyle, neredeyse kesintisiz elektrik üretmek mümkün. Yapacağınız yatırımı 3-4 sene gibi kısa bir sürede geri ödeyen bu sistem, hem iş hem yerleşim yerleri için temiz ve sürdürülebilir bir enerji fırsatı sunuyor.

Ülkemizde yıllardır tam anlamı ile çözüm getirilmemiş olan toplu taşımacılık çıkmazı için kendi çözümlerinizi yaratın! Genelde kısa mesafelerde olan tüm toplantılarınıza yürüyerek veya bisikletle gitmeyi deneyin. Sizinle aynı bölgede çalışan komşularınızla araba paylaşımı için girişimlerde bulunun. Şu an planlama aşamasında olan bisiklet paylaşım programlarını destekleyerek, özellikle şehirlerin işlek caddelerinde belediyelerin bisiklet kullanımı için uygun yolları kurması için talepte bulunabilirsiniz.


Çise Ünlüer (6 Temmuz 2014)

ciseunluer@gmail.com

6/08/2014

Enerjide Yeni Bir Sayfa



Geçtiğimiz ay Soma’da yaşananlar kömür kullanımı hakkında ne kadar bilgisiz olduğumuzu bir kez daha gözler önüne serdi.

İsminden de anlaşılacağı gibi, fosil yakıtlar, milyonlarca yıldır var olan bitki ve hayvan fosillerinin türevleri olup, bu atıkların çürümesi ile oluşuyor. Doğal gaz ve petrol ile bu gruba ait olan kömür ise, sedimanter organik bir kaya. İşlemin ilk parçası olarak bu organik kütleler, uygun bataklık ortamlarda birikip çökeliyor, ve jeolojik işlevlerle birlikte yer altına gömülüyor. Gömülmenin yerin altında oluşturduğu basınç ve ortamın ısı şartlarından etkilenen organik maddenin bünyesinde, binlerce yıl sürecek olan fiziksel ve kimyasal değişimler meydana geliyor. Bu şartlara ek olarak volkanik faaliyetler, fay hareketleri, veya radyoaktif elementlerin bulunduğu ortamlarda yerin ısısı normalden çok daha fazla bir şekilde artabilir. Artan yer ısısı ile organik maddenin gittikçe kömür halini aldığı olgunlaşma süreci “Kömürleşme” (İngilizce’de “Coalification”) olarak adlandırılıyor.

Esas olarak karbon, hidrojen ve oksijen gibi elementlerin birleşiminden oluşan, ancak kum ve kil gibi inorganik maddeler de içerebilen kömür; bataklıklarda veya kaya tabakalarının arasında milyonlarca yıl ısı, basınç ve mikrobiyolojik etkilerin sonucunda meydana geliyor. Kömürlerin içersinde bulunan bu inorganik maddeler kömürün kalitesini direk olarak olumsuz bir biçimde etkileme özelliğine sahip.

Özetlemek gerekirse, artık hepimizin bildiği gibi yanabilen, katı fosil organik kütlelerdir kömür. Esas amacı sürekli artan elektrik ihtiyacımızı karşılamak için yakıt hammaddesi olarak kullanılmak olsa da, kimyasal madde üretimi gibi farklı alanlarda da kullanılıyor. Kömür katmanlarının jeolojik oluşumu, kömürün yer kabuğunun 400-4000 metre altında olduğunu gösteriyor. Almanya, Polonya, Rusya ve Çin kömür yatakları yününden dünyanın en zengin ülkeleri arasında sayılsa da, bünyesinde yaklaşık 1038 milyar tonun üzerinde faydalanılabilir kömür rezervleri bulunduran dünyanın, neredeyse her yerinde kömür kaynaklarına rastlamak mümkün. Bünyesinde 1.4 milyar ton taş kömürü ve 7.6 milyar tonda linyit kömürü bulunduran Türkiye’nin yıllık kömür üretimi 60 milyon tonun üzerinde.

Kömür hakkında birkaç gerçeği kabul etmenin zamanı çoktan geldi! Kömür yenilenemeyen, hava kirliliğine neden olan, insan sağlığını olmsuz etkileyen, yakıldığı zaman karbondioksit ve benzeri sera gazlarının salımıyla küresel ısınmaya neden olan, çıkarıldığı bölgelerdeki toprağın ekolojik dengesini bozarak doğaya zarar veren, işçiliği insan hayatını büyük tehlikeye koyan riskli bir yakıttır.

Kömürü yeraltı kaynaklarından çıkarmak için yeni teknolojiler üzerinde çalışılıyor olsa da, bu alandaki gelişmeler insalığın hızla artan enerji talebini karşılamaya yeterli olmadığı için kömür madenciliğinde insan gücu hala daha en önemli unsurlardan biri. Kömürün çıkarıldıkça can almaya devam edeceği kesin. Ama insanlığın bu büyük hatadan ne kadar ders aldığı tartışılır.

Çevre kirliliğinden Soma ve benzeri facialara kadar korkunç felaketlere neden olan kömür kullanımının azaltılması için artık daha fazla bir nedene ihtiyacımız yok! Her ne kadar günlük hayatta enerji kullanımına ihtiyaç duysak da, Soma’da yaşananların kader değil, tercihlerimizi yanlış yönde kullandığımızdan dolayı olduğunun farkında olmamız gerek. Artık davranışlarımıza çeki düzen vermenin zamanı geldi de geçiyor.

Bu noktada insan yaşamını, toprağı, suyu, ve iklimi yok etmeyen bir çözüme ihtiyacımız var. Şimdi planlı bir şekilde fosil yakıtlardan vazgeçerek güneş ve rüzgar gibi yenilenebilir kaynaklı enerjilere yönelmenin tam zamanı! Devletin bugüne kadar takip ettiği yanlış enerji politikalarında değişikliğe gitmesi ve fosil yakıtlara verdiği teşvikleri yenilenebilir enerjilere aktarması, yenilenebilir enerji sektörünün önünü açabilir. Böyle bir girişimle, bugün kömür sektöründe çalışan tüm işçiler yenilenebilir enerji sektörüne yönlendirilerek bu alanda güvenli bir şekilde çalışmaları sağlanabilir.

Enerji sektöründe sadece hızlı bir şekilde kar yapmaya odaklanarak denetim ve güvenlik maliyetlerinin azaltılmasına neden olan kısa vadeli planlardan, insan sağlığı için tehlike arz etmeyen ve gelecek nesillerin yaşama haklarını da göz önünde bulunduran uzun vadeli planlara öncelik verilmelidir. Çünkü “bu gezegende herkesin ihtiyacına yetecek kadar kaynak var, ama herkesin hırsına ve açgözlülüğüne yetecek kadar kaynak yok”.


Çise Ünlüer (8 Haziran 2014)

ciseunluer@gmail.com

 
YEŞİLE DÖNÜŞ | ÇİSE ÜNLÜER | GREEN IT