4/27/2014

Ortak Malların Trajedisi



ABD’li çevre bilimci Garrett Hardin’in, 1968 yılında Science dergisinde yayınladığı makalesinde anlattığı teorisi, bugün yüzleşmek durumunda kaldığımız birçok soruna açıklama getiriyor. İngilizce’de  “The Tragedy of the Commons” şeklinde geçen “Ortak Malların Trajedisi” veya “Ortakların Kullanımı Trajedisi”, insanların ortak kullanımına açık olarak paylaşılan malların kaçınılmaz kötü kaderini gözler önüne seriyor...

Garrett Hardin’in teorisi gayet basit bir hikaye ile anlatılabilir: Koyunlarını develete ait bir otlakta otlatan bir grup çoban kullandıkları otlağın kalıcı zarar görmeden uzun süre kullanılabilmesinin herkesin yararına olacağını bildiği halde, kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmeyi tercih eder. Otlağın zarar görmeden herkes tarafından devamlı bir şekilde kullanılabilmesi için, çobanların koyunlarını gereğinden fazla otlatmamaları veya haklarından fazla koyunu otlağa salmamaları önemlidir.

Ancak ortak amaç aynı olsa da, her çoban kendi açısından baktığında, ne kadar çok koyun otlatabilirse o kadar gelir sağlayacağını bilerek açgözlü bir şekilde hareket eder. Bu da her çobanın mümkün olan en fazla koyunu mümkün olan en fazla miktarda otlatması ve aynı anda diğer çobanların hakkını yemesi anlamına gelir. Etraflarındaki çobanların durmadan koyun sayılarını arttırdığını ve otlağı gittikçe daha fazla kullandığını gören diğer çobanların da aynı bakış açısını benimsemesi uzun süre almaz.

Otlağı kullanan her çobanın kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmesi ile otlak üzerindeki yük gittikçe artar ve zamanla sürekli artan koyun saysını karşılayamayacak hale gelir. Otlağı kullanan tüm çobanlar, bu durumun farkına varmalarına rağmen, uzun vadede otlağın yok olmasına neden olduklarını bile bile, etraflarındaki çobanların davranışlarını kontrol edemeyeceklerini bildikleri için otlağa zarar vermeye devam eder.

Aslında bu durumu anlamak o kadar da zor değil. Çünkü aynı kaynaktan yararlanan diğer insanların kaynaktan bir damla daha fazla kullanması durumunda sizin de mümkün olan en fazla şekilde kaynağı kullanmak isteyeceğiniz aşikardır. Ortak kullanılan bir kaynağın bireysel kararlar sonucunda zarar görmesi, Ortak Malların Trajedisi teorisinin anlattığı kaçınılmaz kırılgan durumdur. Bir diğer değişle, trajedi, ortak mal olan otlağın geri dönüşü olmayan bir zarar görmesi ve tükenmesidir.

Teori, başkalarının da kendisi gibi düşüneceğini hesaba katmadan bireysel çıkarlar doğrultusunda atılan adımlar, yanlış olduğunu bile bile sadece kendi çıkarlarını düşünerek kısa vadede maksimum fayda elde etmek amacıyla ortak kaynakları aşırı kullanan insan güdüleri, ve kollektif eylemlerdeki uyumsuzluğun bir araya gelmesi ile ortak kullanılan kaynakların uzun vadede tüketilmesinin kaçınılmazlığını vurguluyor. Aslında bugün yüzleştiğimiz birçok durumu açıklayabilecek derecede önemli Hardin’in teorisi. Örneğin yeterli miktarda büyümelerine fırsat vermeden yediğimiz için sonu tükenmekte olan balıklar, sürekli kirlettiğimiz su kaynaklarımız, ve havadaki miktarları hiç durmadan artan sera gazları...

Ortak olarak kullanılan mallar dört temel mülkiyet hakkı içinde yer alabilir: Açık erişim, özel mülkiyet, devlet mülkü, ve toplumsal mülkiyet, yani ortak mal. Bu alanda yapılan akademik araştırmalar, Ortak Malların Trajedisi’ni engellemek için “firma teorisi” ve “devlet teorisi” olarak da bilinen iki temel çözüm önerisi sunuyor. Adından da anlaşılacağı gibi, devlet teorisinde, önceden ortak olan kaynakların devlet kontrolü altına alınması öneriliyor. Diğer teori ise, ortak malların özelleştirilmesinin sorunu çözeceğinin altını çiziyor. Ancak, toplumsal malların, iktisadi bakımdan kontrol ve işletilmesi alanında yaptığı çalışmalar ve katıklarından dolayı 2009 yılında ekonomi alanında Nobel alan ilk kadın olan ABD'li politika bilimci ve ekonomist Elinor Ostrom aynı fikirde değil.

Ostrom, ne tek başına devlet müdahalesinin ne piyasa mekanizmasının doğal kaynakların etkin kullanımında uzun süreli başarıyı sağlayamayacağını; ancak ne devlete ne de piyasaya benzeyen kendi kendine organize olmuş kurumların çoğu zaman ortakların trajedisi sorununu çözmekte başarılı olduğunu gerçek hayat örnekleri ile ortaya koyuyor. Buna verilebilecek en iyi örnek, ortak kullandıkları denizdeki balıkların tükenmemesi için kendi aralarında toplanıp anlaşarak, aldıkları ortak kararla denizi belirli bir düzene göre eşit haklarla kullanan ve bu sayede uzun vadede denizdeki balıkların tükenmesini engelleyen balıkçılar. Gelişmiş ülkelerde buna benzer geliştirilen bir başka sistem avcılıkta kullanılan kota yönetimi.

Hardin’in teorisine getirilen en sağlam ve uzun vadeli çözümlerin, kaynak kullanıcılarının kendi aralarında anlaşıp risk paylaşımını da göze alan sağlıklı bir diyalog ve işbirliği çerçevesinde ortak mallara zarar vermeden kullanılmasını içerdiği aşıkar. Etrafınıza biraz dikkatli bakarsanız, günlük hayatınızda bahsi geçen “trajedi”ye uygun birçok ortak kullanım örneği görebilirsiniz. Çevreye zararlı olduğunu bildiğimiz halde sürdüğümüz arabalarımız, temizliğinin sadece belediyelerin sorumluluğu altında olduğunu sandığımız için hiç düşünmeden kirlettiğimiz sokaklarımız...


Çise Ünlüer (27 Nisan 2014)

ciseunluer@gmail.com

4/18/2014

Dünyanın En Yeşil Şehirleri



Kim derdi ki bir gün gelecek, insanlar daha sürdürülebilir bir yaşam sürme yolunda arabalarından vazgeçecek? Bu henüz ülkemizde oturmamış bir fikir olsa da, bazı önde gelen Avrupa şehirlerinde yıllardır süregelen trafik ve hava kirliliğinden kurtulmak isteyen yerli halk, yaşadıkları şehirleri daha yaşanılabilir kılmak için rahatlıktan vazgeçmeye hazır!

Buna en güzel örnek, 2011 yılında Avrupa’nın en yeşil başkenti seçilen Almanya’nın Hamburg şehri. Hamburg belediyesi yirmi yıl sürecek bir planla bugün şehrin içinden geçen tüm arabaları dışardan dolaşacak şekilde yöneltecek. Önümüzdeki birkaç yıl içerisinde Hamburg’da yeşil bir ulaşım ağı kurmayı planlayan şehir yönetimi, yaya ve bisiklet yollarını birleştirerek şehir içerisindeki trafik akışını rahatlatmayı hedefliyor. Plan kapsamında ele alınan bir diğer alan yeşil alanlar. Buna göre, mevcut yeşil alanlar genişletilecek ve yeni park, ortak bahçe, ve oyun alanları yaratılarak şehirdeki toplam yeşil alan miktarı artırılacak. Burdaki esas hedef, tüm halkın, şehrin her bir noktasına yayılmış olacak olan yeşil alanlara bisiklet yoluyla veya yürüyerek rahatça ulaşabilmesi.

Plan tamamlandığı zaman Hamburg, şehrin toplam alanının yüzde kırk (40%)’ını oluşturan yaklaşık 70 milyon metre karelik bir alanı kaplayan yeşil alana sahip olacak. Buna göre haftasonu dinlenmesi için normalde araba ile şehir dışına çıkma ihtiyacı duyan insan sayısı azalacak. Hem de tüm bunlar, araçların şehrin en işlek caddelerine girmesini yasaklamadan mümkün olacak! Çünkü Hamburg yönetimi, şehri yeşil bir halka şeklinde çevreleycek olan doğa dostu girişimlere tüm halkın onay vereceğini ve buna göre davranışlarını düzenleyeceğini biliyor.

Girişimlerin bir başka hedefi, yarım yüzyılda avaraj sıcaklıkların 9 derece yükseldiği Almanya’nın en büyük ikinci şehri Hamburg’da artan sıcaklıkları ve sel olaylarını engellemek. Tabii bu gibi yeşil girişimlerde bulunan tek büyük şehir Hamburg değil. Doğa dostu girişimlerde dünya liderlerinden olan Kanada’nın Vancouver şehri, 2020 yılına kadar dünyanın en yeşil şehri olma hedefine doğru emin adımlarla ilerliyor. Hidroelektrik enerjisinin toplam enerji ihtiyacının yüzde doksan (90%)’ını karşıladığı şehirde, rüzgar, güneş, ve dalga enerjileri gibi farklı yenilenebilir enerji kaynaklarını da görmek mümkün.

Vancouver’in öne çıktığı bir başka alan ise 248 mil boyunca uzanan bisiklet yolları ve yüksek rağbet gören araç paylaşım programları. 2020 yılına kadar devreye sokmayı planladıkları katı yeşil bina yönetmelikleri ve mevcut binaların enerji verimliliklerini artırmayı şart koşan yasaları sayesinde, şehrin karbon nötr yapılar alanında da lider olması bekleniyor.

Bu alanda önde gelen bir diğer şehir, ABD’nin en yoğun nüfusuna sahip şehirlerinden biri San Francisco. Hava temizliğinden atık yönetimine, çevre dostu ulaşım olanaklarından bilinçli halkına kadar her alanda örnek alınması gereken bir şehir! Bu girişimlerin hem orda yaşayan halk hem de ziyarete gelen turisterin yaşam kalitesini artırdığını söyleyen şehir yönetimi, şehirden çıkan tüm atığın yaklaşık yüzde seksen (80%)’ini geri dönüştürüyor, toplam alanının yüzde yirmi (20%)’sini yeşil alan olarak halkın kullanımına sunuyor, ve 500’e yakın yeşil standart LEED (Enerji ve Çevre Dostu Tasarımda Liderlik) onaylı yeşil bina bulunduruyor. San Francisco’nun lider olduğu bir başka alan ise şehrin farklı noktlarına yerleştirilmiş 200’e yakın şarj istasyonu ile yoğun talep gören elektrikli araba kullanımı.

Yeşil girişimleri ile örnek alınması gereken bir başka şehir Norveç’in başkenti Oslo. Toplam alanının yüzde yetmiş (70%)’ini koruma altında olan ormanlar, su yolları, ve tarım alanlarının oluşturduğu şehrin, Avrupa’nın önde gelen sürdürülebilir şehirlerinden biri olarak tanımlanması süpriz değil! Yeşil alanda yapılan öncü girişimleri arasında trafik yoğunluğu ve hava durumuna göre gereken ayarlamayı yapan akıllı ışıklandırma, atıklardan üretilen biyo-metanın toplu taşıma araçlarında ve ısınmada yakıt olarak kullanılması, ve şehirde çalışan binlerce insanı ve işyerini kapsayan eko-sertifikalandırma programı geliyor.

Bu girişimleri sayesinde Oslo yönetimi, 2030 yılına kadar karbon emisyonlarını yarı yarıya azaltmak ve 2050’ye kadar karbon nötr olmayı hedefliyor! Bu planlarının en büyük parçası olarak da ulaşım sektörününü ele alan şehir, bugün kullanımda olan araba ve bisiklet paylaşım programlarına ek olarak, elektrikli araçlara ücretsiz park yeri ve trafikte öncelik hakkı sağlayarak halk tarafından tercih edilmelerini sağlıyor. Bunun yanında, bugün yüzde seksen (80%)’i fazla atıklardan elde edilen biyokütle ve diğer yenilenebilir enerjilerle çalıştırılan ısıtma sistemleri, önümüzdeki on yıl içerisinde yüzde yüz (100%) yenilenebilir enerji kaynaklı olacak şekilde planlanıyor.

Dünyanın farklı noktaları, gelecek nesillerin devamlılığını destekleyen sürdürülebilir tasarım ve yaşam stillerine yönelirken, bu alanda atılan adımların ülkemizde de örnek alınarak uygulanması en büyük dileğimiz.


Çise Ünlüer (13 Nisan 2014)
ciseunluer@gmail.com

3/22/2014

An-be-an şampuan



Bu üç senaryodan en az birini yaşamış olma ihtimalinizin çok yüksek olduğunu düşünüyorum: Kişisel bakım ürünlerindeki insan sağlığı için tehlike arz eden çeşitli kimyasalların farkına vardığınız anda ilk yaptığınız yıllardır kullanmakta olduğunuz şampuanınızın arkasını okumak ve anında bu ürünlerden vazgeçmek oldu! Veya büyük ümitlerle aldığınız güzel kokulu, denemeye sabırsızlandığınız yeni şampuanınız saçınızda yarattığı kötü etkisiyle büyük hayal kırıklığına neden oldu. Ya da kaldığınız otellerde verilen küçük şampuan şişelerinden oluşturduğunuz koleksiyon artık kontrolden çıkmaya başladı. Nedeni ne olursa olsun, özellikle parabenlerin sık kullanıldığı bu ürünler bir kenara atılmış olarak evinizde yer kaplıyor ama atmaya kıyamıyorsanız, bu yazı ilginizi çekecek...

İlk olarak kişisel ürünlerin temizliği ve bakımını ele alacak olursak... Parlaklığı azalan deri ayakkabı ve çantalarınızı şampuanla ıslatacağınız bir kumaş bezle silebilir, ilk günkü gibi parlamalarını mümkün kılabilirsiniz. Sadece ayakkabı ve çantalar değil, elde yıkamayı gerektiren narin elbiselerinizi yıkarken de deterjan yerine şampuan kullanabilirsiniz. Boya ve ter izleri dahil olmak üzere kıyafetleriniz üzerinde oluşan her türlü lekeden kurtulmak için yıkamadan önce bu lekelerin üzerine birkaç damla şampuan damlatarak makineye atabilirsiniz. Zamanla akıcılığı bozulduğu için takılan fermuarlarınızın üzerine birkaç damla şampuan sürerek kolayca hareket etmelerini sağlayabilirsiniz.

Sıcak suda yıkandığı için çeken kazaklarınızı eski boyutlarına döndürmek istiyorsanız ılık suya ekleyeceğiniz biraz bebek şampuanı ile yaratacağınız karışımda kazağınızı 15-20 dakika bekletmek işinizi kolaylaştıracak. Daha sonra kazağınızı bu karışımdan çıkarıp kapalı bir poşet içerisinde temiz suda bekletin. Son olarak kazağı poşetten çıkarıp kuru bir havlu üzerinde kurulayarak fazladan biriken nemi alın ve eski şekline gelecek şekilde elinizle yavaşça şekillendirin. Kuruduğu süre boyunca belirli aralıklarla kazağınızı şekillendirmeye devam edin. Sabrınızın ödüllendirileceğinden emin olabilirsiniz!

Fazla şampuanların kullanışlı olacağı bir diğer alan kişisel temizlik. Eğer içinde zararlı kimyasallar bulunmuyorsa, fazla şampuanlarınızı banyo köpüğü, duş jeli, saç kremi, traş kremi, veya sabun olarak da kullanabilirsiniz. Gün sonunda makyajınızı temizlemek için bir pamuk üzerine dökeceğiniz birkaç damla şampuan yeterli olacak. Eğer kuru bir cilde sahipseniz, yüz temizleyicisi olarak bebek şampuanlarını tercih edebilirsiniz. El ve ayaklarınızda kuruyan derinizi yumuşatmak için şampuanlı suda biraz bekletmek işe yarayacak. Traş kremi yerine şampuan kullanmak hem gerekli temizliği sağlayacak hem de derinizin kurumasına engel olacak. Aynı şekilde, şampuanlarınızın sıvı sabun olarak da kullanılabileceğini unutmayın.

Sık kullanımdan dolayı kirlenen saç fırçanız veya tarağınızı temizlemek için bir kap içerisine yerleştireceğiniz ılık suya birkaç damla şampuan ekleyerek fırçanızı bu karışımda biraz bekletmek yeterli olacak. Zamanla banyo duvarınızda belirgenleşen saç spreyi izlerini çıkarmak için şampuanlı su ideal bir çözüm. Şampuanı sadece kişisel temizliğiniz için değil, evdeki hayvan dostlarınız ve bitkilerinizin temizliğinde de kullanabilirsiniz. Bunun için bir kap suyun içine ekleyeceğiniz birkaç damla şampuan, uygun bir bezle yaprakları temizlemenizde yardımcı olacak. Özellikle gözleri yakmayan bebek şampuanları, köpek ve kedilerinizin temizliğinde de rahatlıkla kullanabileceğiniz bir ürün.

Evinizin farklı köşelerini de şampuanla temizlemek mümkün. Temizlemesi zaman alan mermer, fayans, buzluk, fırın, ocak, tuvalet, lavabo ve banyo küvetiniz için deterjan kullanmak yerine şampuan ile temizlemeyi deneyebilirsiniz. Kış aylarında severek kullandığınız halılarınızın üzerinde oluşan lekeleri şampuanlı su ile ortadan kaldırabilirsiniz. Arabanızın temizliğinde de şampuan kullanarak her noktasını parlatabileceğinizi unutmayın.

Şampuanın kullanım alanları sadece kişisel bakım, temizlik ve tekstil ürünlerinin bakımı ile kısıtlı değil. Örneğin yaranızı koruması için yapıştırdığınız yara bandını çıkarmayı düşünüyor ancak yaratacağı acıdan çekiniyorsanız, yapışkan kısmının üzerini birkaç damla şampuanla ıslatıp kolayca çıkarabilirsiniz. Senelerdir dokunmadığınız için sıkışan vidaları şampuanla gevşetebilir, ses çıkararak rahatsızlığa neden olan menteşelere şampuan sürererek sesi ortadan kaldırabilirsiniz. Ve en eğlencelisi, baloncuk yapmaktan zevk alan çocuklarınıza gereken karışımı hazırlamak için şampuanı sulandırabilirsiniz.


Çise Ünlüer (16 Mart 2014)

ciseunluer@gmail.com

2/28/2014

O Brokoli Bitecek! (mi)?



Bugün market raflarını “süsleyen” birbirinden renkli yiyeceklerin her birinin içinde ne olduğunu anlamak için yanımızda büyüteçle gezerek, ve sürekli gıda paketlerinin üzerindeki “içindekiler” kısımlarını okuyarak anlamadığımız her ürünün sağlığımız üzerindeki etkilerini tek tek internetten araştırmak gerekiyor. Ve farklı sorumluluklarla dolu, zaten yoğun geçen hayatlarımıza yeni bir sorumluluk eklemek üzerimizdeki yükü gereğinden fazla arttırıyor.

Paketlenmiş, uzun ömürlü gıdalardan uzak durmanın en basit yolu, “içindekiler” kısmını okumaya gerek bırakmayan taze yiyeceklere yönelmek. Çocuklarınızın da siz zorlamadan meyve ve sebzeleri tercih etmelerini, yanlız kaldıklarında da seçimlerini sağlıklı gıdalardan yana yapmalarını mümkün kılmak düşündüğünüzden çok daha basit! Bu alanda yapılan araştırmalar, çocukların birbirinden yararlı meyve ve sebzelere yönelmesini kolaylaştıracak pratik çözümler sunuyor.

Çocukların çevrelerindeki büyükleri örnek alarak öğrendiklerini hepimiz biliyoruz. Bu durumda önünüzde koca bir paket yağlı patates cipsi dururken çocuğunuza tabağındaki brokolileri bitirmesi için ısrar etmeniz pek işe yaramaz. Çocukların sürekli etrafındakileri kopyaladıklarını unutmadan, çocuğunuzda görmek isteyeceğiniz alışkanlıkları önce kendiniz sahiplenerek işe başlayabilirsiniz.

Konu ne olursa olsun, çocuklar yaratıcı oyunları sever. Önündeki brokoli tabağının mucizevi bir şekilde kolay bitmesi, hayal gücünüzü ve yaratacılığınızı konuşturacağınız küçük bir oyuna bağlı olabilir. Çocuğunuzu brokolileri yiyerek düşmanları yok edecek güçte bir dinazor olduğuna inandırmanız hem sizin işinizi kolaylaştıracak, hem de yemek yeme aktivitelerini çocuğunuz için de çok daha eğlenceli hale getirecek. Konu brokoli olsa bile!

Konu oyunlardan açılmışken, hazırlayacağınız yemeğin planlama veya hazırlama aşamalarına çocuklarınızı da dahil ederek yaratıkkları “eseri” daha kolay tükettiklerine şahit olabilirsiniz. Market alışverişlerinizde çocuklarınızı da yanınıza alarak ürün seçiminde onlara da seçme hakkı verin. Daha sonra yemeğin hazırlanışında yardım edebilecekleri bir alan belirleyerek bu sürece katılmalarını sağlayın. Vereceğiniz iş ister basit bir salata karıştırma, ister meyveleri küçük parçalar halinde kesme olsun, çocuğunuz size yardım ederken zevk alacak, zevk alarak hazırladığı yemekleri daha sonra sizin ısrar etmenize hiç gerek kalmadan tüketecek.

Hayatınız her ne kadar yoğun olursa olsun, günün sonunda ailenizle sağlıklı bir akşam yemeği tüketmek istiyorsanız önceden plan yapmanız gerekebilir. İlk adım olarak bütün bir hafta yerine sadece bir-iki günün yemeğini planlamakla başlayabilirsiniz. Mutfağınızı kepekli tahıllar, baklagiller, ve çeşitli sebze ve meyvelerle doldurarak ve bu ürünlerle hazırlayabileceğiniz birkaç basit tarif belirleyerek hazırlığın çoğunu tamamlayabilirsiniz. Aklınızdaki yemek ne olursa olsun, yanında bir salata hazırlamayı kendinize kural edinerek sağlıklı beslenme yolunda sağlam bir adım atabilirsiniz.

Çocukların her 3-4 saatte bir yemek yediğini veya atıştırdığını düşünecek olursak, bunları önceden planlayarak çok daha sağlıklı seçimler yaptıklarından emin olabilirsiniz. Örneğin, okul kantinlerindeki birbirinden yapay boya ve şekerlerle dolu sahte gıdalar yerine, önceden hazırlayıp çantasına koyacağınız kesilmiş taze meyve ve sebzeleri tüketmesini sağlayabilirsiniz. Birkaç hafta evvel, evde nasıl hazırlanacağını anlattığımız ev yapımı yoğurda biraz bal katarak hem kendiniz hem çocuğunuz için harika bir ara öğün yaratabilirsiniz. Ya da en basiti, taze fındık, badem, ve cevizden küçük bir karışım hazırlayarak çocuğunuza yanında götürmesi için verebilirsiniz.

Bugüne kadar ne kadar sağlıklı oldukları konusunda çok düşünmeden farklı gıdalar tüketmeye alışmış çocuğunuzun aniden tamamı ile değişmesini bekleyemezsiniz. Yetişkinler için bile gayet zor olan değişimin çocuklar için bir o kadar daha zor olduğunu unutmadan, her pozitif adımı ödüllendirmeye çalışın! Bu şekilde, sağlıklı yiyecekler içeren gıda seçimlerinin olumlu tecrübelere dönüşmesini sağlayacak ve zamanla gelişimine sadece pozitif katkısı olan yiyeceklere yönelmesini mümkün kılacaksınız.

Çocuklar ve yetişkinler dünyayı farklı gözlerle görür. Bu nedenle farklı değerlere sahip olurlar. Örneğin, çocuklar sağlıklı beslenme kavramını hiçbir zaman yetişkinler kadar önemsemez, ciddiye almaz. Bu nedenle çocuklarınızın önemsediği bir konuya ilişki kurarak sağlıklı beslenmenin önemini vurgulayabilirsiniz. Nerdeyse her çocuk daha hızlı büyümek, etrafındakilerden çok daha güçlü olmak ister. Çocuğunuza sunduğunuz sebze ve meyvelerin sağlıklı oldukları için tüketmesi gerektiğini söylemek yerine, onu daha “güçlü” kılacağını, başka bir değişle “büyük adam” olmasını sağlayacağını anlatırsanız, o brokolilerin gözünüzün önünde yok olacağını göreceksiniz!

Yetişkinler gibi küçük çocuklar da farklı renklerin bir araya gelmesinden hoşlanır. Ne şanslıyız ki doğa bize birbirinden güzel renklerle süslenmiş yiyecekler sunuyor! Farklı renklerden oluşan sebze ve meyveleri bir araya getirerek çocuğunuzun beğeneceği bir yemek hazırlayabilirsiniz. Çocukların farklı renkleri ayrı ayrı denemeyi hoşlandığını unutmadan her ürünü tabakta ayrı duracak şekilde ayarlayabilir, çocuğunuzun tüm tatlardan tek tek zevk almasını sağlayabilirsiniz. Hazırladığınız yemekleri çocuğunuzun beğeneceği şekillerde tabağına yerleştirerek de ilgisini çekebilirsiniz. Örneğin sebzelerli tabakta gülen bir yüz haline getirmek olumlu bir yemek tecrübesi için güzel bir adım.

Beğenmediği ürünleri bitirmesi için çocuğunuzu zorlamanın olumsuz bir yemek tecrübesi yaracağını ve onu bu gıdalardan daha da uzaklaştıracağını bilmekte yarar var. Her ne da kadar sağlıklı gıdalarla beslenmesini istiyorsanız, bu süreç boyunca çocuklarınıza karşı ancak sabırlı ve anlayışlı davranarak sonuca varabilirsiniz. Bazı sebzeleri siz bile tüketmekte zorlanırken çocuğunuzun bu ürünleri kolayca tercih etmesini bekleyemezsiniz. Kendi başına çok tadı olmayan salatalık, kereviz, ve havuç gibi sebzeler evde hazırlanmış güzel bir humus, domates salçası, veya yoğurda batırılarak çok daha güzel bir tat elde edilebilir.

Alışkanlıklar küçük yaşlarda oluşmaya başladığından çocuklarınızın doğru gıdaları tercih etmeleri için gereken adımları en erken zamanda atmakta yarar var. Çocuğunuzun sebze ve meyveleri sadece tüketmesi yeterli değil – yediklerini sevmesi ve yemek tecrübesinden zevk alması da çok önemli! Bu şekilde hem kendi işinizi kolaylaştırır, hem de sağlıklı beslenmenin çocuklarınızda kalıcı bir alışkanlığa dönüşmesini sağlayabilirsiniz.


Çise Ünlüer (2 Mart 2014)

ciseunluer@gmail.com

2/19/2014

Çöpten Yaşam Felsefesi: Freeganizm



Dünyanın farklı noktalarında çöp karıştırarark yiyecek arayan bir grup insan olduğunu biliyor muydunuz? İlk akla gelen, başka bir fırsatı olmadığı için bu yönteme başvuran insanlar olabilir, ancak konumuz bu değil. Konumuz, gittikçe artan tüketim çılgınlığına tepki göstermek ve kapitalist döngüyü kırmak için çöpte buldukları taze yiyecekler ve kullanılabilir durumdaki eşyalara yeni hayat veren “freegan”lar.

Yeryüzündeki kaynakların kullanımı için rekabet etmek yerine paylaşmayı öneren freeganizm kültürü, mevcut ekonomik sistemde bir köle olarak hem kendimize hem çevremize verdiğimiz zararı azaltmak için tüketimden vazgeçmeyi hedefleyen bir stratejiden yola çıkıyor. İngilzcedeki “özgür” ve “bedava” anlamına gelen “free” ve “hayvansal  gıdaları tüketmeyen” yaklaşımı anlatan “vegan” kelimelerinin bir araya gelmesiyle oluşan freeganizm hareketinin nasıl başladığını anlamak için çok da geçmişe gitmeye gerek yok. 1990’lı yıllarda dünyada başgöstermeye başlayan materyalizm ve kontrolsüz tüketim çılgınlığına tepki olarak gelişen akım, hayatlarını mümkün oldukça yeni ürünler satın almadan devam ettiren bir grubu içeriyor.

Bu anlayışa göre, taze olmasına rağmen çöpe atılan yiyecekler, halen giyilebilir durumda olan kıyafetler ve benzeri eşyalar atıldıkları yerlerden freeganizm anlayışını benimseyen insanlar tarafından çıkarılarak yeni hayat buluyor. Freeganlar gerekmeden yapılan tüketime ve israfa, ve dünyada açlıkla savaşan binlerce insan varken insanların, büyük süpermarketler, ve restoranların savurganlığına karşı. İnsaların bu konudaki duyarsızlıklarını bir nebze düzeltmek için sorumluluk alarak çöplere dalan bu grup, bazı kaynaklar tarafından İngizce’de “dumster diver” olarak geçen “çöpe dalanlar” olarak da anılıyor.

Başlangiç noktası ABD olan bu hareket kapsamında, gereksiz tüketimin engellenmesinin yanında çevre temizliği de gereken ilgiyi görüyor. Zamanla İngiltere, İsveç, Brezilya, Estonya, ve Güney Kore’den başlayarak dünyanın dört bir yanına yayılmaya devam eden freeganizmin en aktif olduğu şehirlerden biri New York. Yaşadıkları şehirlerde bulunan süpermarket ve restoranların “atık” olarak çöpe bıraktığı ürünler; düğünler, şirket toplantıları, ve mezuniyet törenleri gibi büyük organizasyonlardan sonra çöpe giden fazla gıdalar freeganların gıda ihtiyacını karşılıyor. Özellikle New York ve Londra gibi büyük şehirlerde hiç kullanılmadan etiketleri ile çöpe atılan ürünler, israfı önlemeye ve tüketimin çevre üzerindeki etkilerini azaltmaya çalışan freegan grubunun büyümesine yardımcı oluyor.

Freeganizm, hem geridönüşüm hem de gereksiz yere çöpe giden malzemelerin yeni kullanım bulması veya paylaşılmasına değinen “atıkların asgariye indirilmesi ve geri kazanımı”; otostopçuluk, bisiklet ve ortak araç kullanımını anlatan “çevre dostu ulaşım”; terkedilen binaların yaşanılabilir alanlara çevrilmesini mümkün kılan “ücretsiz barınma”; ve birçok tarım ilacına maruz kalan ürünler yerine küçük bahçelerde yetiştirilen organik gıdaları öneren “yeşile dönüş” ilkeleri etrafında yoğunlaşıyor. Freeganizm felsefesinde çöp diye birşey yok, yani hiçbir şey atık olarak değerlendirilmiyor. Bu girişimle ilgilenen insanların tamir yeteneklerini geliştirmek için kurslar düzenleyen freeganlar, bulundukları şehirlerdeki kullanılmayan boş binaları yaşam alanlarına dönüştürme konusunda gayet yetenekli. Hal böyle olunca ulaşımlarını da hem insan sağlığı için yararlı hem de çevre için zararsız olan bisikletle karşılamalarına şaşmamak gerek. Tabii bunu gerçekleştirmek için de eskiyen veya bozulduğu düşünüldüğü için çöpe atılan bisikletleri tamir etmekle işe başlıyorlar.

Bu noktaya kadar okumaya devam etmişseniz, nasıl freegan olunduğunu da merak etme ihtimaliniz yüksek. Aslında çok da büyük zahmetler gerektirmeyen girişimin parçası olmak için ne vegan olmanıza ne de yiyeceğinizi çöpten çıkarmanıza gerek yok. İhtyacınız olan sadece biraz çevre duyarlılığı. Özellikle insan nüfusunun yoğun olarak bulunduğu büyük şehirlerde, çalışır durumda elektroniklerden etiketleri çıkarılmamış giyeceklere ve paketleri hiç açılmamış yiyeceklere ev önlerinde veya çöplerde rastlamak mümkün. Eğer bu bir opsiyon değilse, para karşılığı olmak yerine değiş tokuş içeren marketler, ikince el ürünlerin düşük ücretlere satıldığı pazarlar, ve internet üzerinden kullanılmayan eşyaların ihtiyacı olanlara ulaşmasını sağlayan freecyle ve benzeri platformlara yönelmek bu yolda atılacak adımların başında geliyor.

Bugün evinizde yer kaplayan, çeşitli nedenlerden dolayı kullanmadığınız ürünleri ihtiyacı olacakların kullanımına sunmak için girişimlerle başlayabilirsiniz. Çünkü sizin ihtiyaç duymadığınız bir ürün başkasının hayatını değiştirebilir. Mutfağınızdaki eskiyen gıdalar bile gübreye dönüştürülerek bitkilerinize yaşam verebilir! Genel olarak tüm tüketim alışkanlıklarınızı gözden geçirip gerekliliklerini sorgulamak ve mümkün oldukça ikinci el ürünlere yönelmek, çevreye verdiğiniz zararı azaltma yolunda büyük yol kat etmenizi sağlayacaktır.

Çünkü hepimiz biliyoruz ki gerçek mutluluk alışverişte veya gerekmediği halde ısrarla devam ettirdiğimiz fazla tüketimde değil! Elimizde bulunan kısıtlı vaktimizi tüketerek dünyaya zarar vermek yerine sevdiklerimizle geçirmeye yönelerek sadece kendimizi mutlu etmekle kalmaz, etrafımıza da yaydığımız olumlu enerji ile daha büyük bir değişimi mümkün kılabiliriz.


Çise Ünlüer (16 Şubat 2014)

ciseunluer@gmail.com

2/01/2014

Monsanto’nun Yalanları



Geçtiğimiz yıl Fransa’daki Caen Üniversitesi’nde yapılan ve Uluslararası “Food and Chemical Toxicology” dergisinde yayınlanan, GDO’ların canlı sağlığı üzerindeki etkilerinin, bugüne kadar yapılan tüm kısa vadeli testlerden çok daha ciddi boyutlarda olduğunu gösteren araştırmanın sonuçlarından bahsetmiştik. Tüm dünyada büyük yankı uyandıran araştırma sonuçlarını tek cümlede özetlemek gerekirse: araştırma kapsamında GDO’lu mısırla bselenen klinik farelerinde çoklu organ büyümeleri, tümör ve kanser!

Etkilerini anlamak için bugüne kadar hep üç ay gibi kısa süreli klinik testlerinden geçirildikten sonra onay verilen GDO'ların zararlarının bu şekilde anlaşılamayacağı uzun süredir tartışılıyordu. Çünkü son yapılan araştırmalara göre, dünyada GDO’lu tohum pazarının yüzde doksan (90%)’ını elinde tutan Amerikan şirketi Monsanto'nun ürettiği NK603 adıyla piyasaya sürülen genetiği değiştirilmiş mısır çeşidinin verildiği farelerde, 13. aydan itibarem tümör, kanser, ve organ büyümeleri gibi etkiler gayet net bir şekilde görülüyor. Yani GDO’ların gerçek etkisini anlamak için 3 ay gibi bir süre yeterli değil.

Bu noktada reklamlar ve pazarlama tekniklerinden arınmış ürünlerin gerçek yüzünü görebilmek gerekiyor. İnsan sağlığını hiçe sayarak kazanç sağlayan Monsanto’nun insanları kandırmak için hazırladığı reklamlarda geçen, bu canavar şirketin tek derdinin çevreyi korumak olduğu izlenimini veren satırlar şöyle: “Aynı büyüklükteki bir alanda daha fazla ürün yetiştirebilsek, bir damla yağmur suyundan daha fazla su elde edebilsek, çevreye önem gösterirken doğal kaynakları koruyabilsek...”!

Dünyanın hızla artan nüfusunun yiyecek talebini karşılamak için geliştirildiği öne sürülen ve 21. yüzyılda yaygınlaşması beklenen GDO’lu yiyeceklerin en iddialılarından biri, henüz test edilmemiş olduğundan belirsizliğini koruyan insan sağlığı üzerindeki olası korkutucu etkilerinden dolayı halk arasında “frankenfish” olarak geçen, ve genetiği oynanmış ilk hayvan olarak tarihte yerini alan somon balığı. Amerika’da ticari ismi ile “AquAdvantage salmon” olarak bilinen GDO’lu somon, normal okyanus somonundan en az iki kat daha hızlı büyüyor ve bu süreç boyunca yiyeceğine katılan hormonların da yardımı ile boyut olarak okyanustaki kardeşlerinden kat kat büyük bir hal alıyor. 1996 yılından beri geliştirilen ve 2010 yılında Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi FDA tarafından onaylanan GDO’lu somonun, yakın tarihte marketlerde yerini alması bekleniyor.

GDO’lu tohumları hayatımıza sokan Monsanto’nun yakın geçmişine bakacak olursak, şirketin karanlık yüzünü ve kirli geçmişini gayet net bir şekilde görebiliriz. 1901 yılında Amerika’nın Missouri eyaletinde kurulan, 1940’lara kadar Amerika’nın en büyük plastik üreticisi pozisyonunu alan Monsanto, daha sonra güvenilirliği tartışılan ve kullanımı yasaklanan DDT (dichlorodiphenyltrichloroethane) gibi böcek ilaçları; çevresel faktörlere dayanılıklarından dolayı elektrik kabloları, hidrolik sistemler ve yapıştırıcılarda kullanılan ancak daha sonra yüksek oranda toksik olduğu anlaşılınca kullanımı yasaklanan Poliklorlu Bifenil (Polychlorinated biphenyls, PCB); içerisinde ölümcül bir toksin madde olan dioxin’i bulunduran, Amerikan ordusu tarafından Vietnam’da kullanılan ve sonucunda binlerce kişinin ölümüne, binlerce bebegin de kusurlu doğmasına neden olan kuvvetli bitki öldürücü “portokal gazı”, İngilizce ismiyle Agent Orange gibi zehirleri hayatlarımıza sokan ve neden olduğu korkunç tahribattan ders almayan bir canavar!

Yukarda saydığımız ürünler en iyi bilinen örneklerden sadece birkaçı. Sadece birkaç yıl önce bu birbirinden ölümcül kimyasalların güvenilirliğini savunarak milyonlarca insanın hayatının sonlanmasında büyük rol oynayan aynı Monsanto canavarı, şimdi karşımıza geçmiş, sofralarımıza kadar girmeye, ürettiği zehirli tohumların güvenli olduğu yalanı ile bize ne yiyeceğimizi söylemeye çalışıyor! Tüm bunlar yetmezmiş gibi, şirketin kendisini “Sürdürülebilir bir tarım şirketi” olarak pazarlamasında büyük rol oynayan, tarımcılıkta getirdiği “yeniliklerle” hayatlarımızı nasıl “iyileştirdiğini” iddia eden resmi bir internet sayfası var ki, elimizin altında başka bir kaynak olmasa, nerdeyse Monsanto’nun dünyayı kurtarmak için kendini feda ettiğine inanacağız!

Kısaca özetlemek gerekirse, Monsanto sadece ve sadece yatırımcılarına daha fazla para kazandırmak için var olan, ve bu yolda, insan sağlığı dahil olmak üzere, önünde hiçbir engel tanımaycak bir şirket! Bugüne kadar yapılan bilimsel çalışmalar doğrultusunda, GDO’ların tarım ve hayvancılıkta kullanımı gerçekten almaya değmeyen büyük bir risk! Günümüzde yeterli araştırma yapılmadan market raflarında yerini alan GDO’lu ürünlerin en az 10-20 sene daha iyice araştırılıp, uzun vadede insan sağlığı üzerindeki potansiyel etkilerin netleştirilmesi gerekiyor. Ve bunlar gerçekleşirken, GDO’lu yemle beslenen hayvanlardan elde edilen süt, peynir, yumurta, ve etler dahil olmak üzere tüm GDO’lu yiyeceklerin GDO içerdiklerini belirtecek şekilde etiketlenmeleri tüketici olarak en büyük hakkımız!


Çise Ünlüer (2 Şubat 2014)
ciseunluer@gmail.com

 
YEŞİLE DÖNÜŞ | ÇİSE ÜNLÜER | GREEN IT