11/22/2013

Yenilenen Etiyopya



Doğu Afrika’da büyük bir yer kaplayan Etiyopya, ya da resmi adıyla Etiyopya Federal Demokratik Cumhuriyeti, komşuları Sudan, Güney Sudan, Somali, Kenya ve Uganda’yı gölgede bırakacak bir girişimle yenilenebilir enerji sektöründe karşımıza çıkıyor.

Afrika, tezatların uç noktalarda olduğu yerleşim yerleri ile dikkat çekiyor... Bazı bölgelerde zengin altyapı yatırımlarıyla dolu parlak şehir ışıkları göz alırken, diğer bölgeler sıcak Afrika güneşinde kızaran kırsal yaşamın sunduğu sınırlı şartlarda hayat mücadelesi veren insanlara tanık oluyor. Ancak bu fark, geleceğin yenilenebilir enerjide olduğunun farkına varan Afrika ülkelerinin, bu alanda dünyanın geri kalanı ile yarışacak girişimler yapmasını engellemiyor.

Bugün esas konumuz, Afrika’nın genel enerji üretimine büyük katkı koyacak, farklı topluluklar arası eşitliği destekleyecek, ve sürdürülebilir yaşam girişimlerine örnek teşkil edecek bir girişim. Doksan milyondan fazla insanın yaşadığı, son 10 yılda ekonomisi senede avaraj 8-10% oranında büyüyen Etiyopya, Afrika’nın en büyük rüzgar çiftliğini oluşturarak 120 megawatt’lık bir girişimle Mekelle şehrinin 18 kilometre dışında bulunan Ashegoda Wind Farm’ı halkın kullanımına açıyor.

Ancak ülkenin yenilenebilir enerji alanındaki tek girişimi rüzgar enerjisi ile sınırlı değil. Etiyopya, yakın tarihte yeni bir 1000 megawatt’lık jeotermal enerji tesisi kurmayı, ve böylece jeotermal enerji alanında da Afrika’nın bügune kadar inşa edilmiş en büyük tesisini kullanıma sunmayı planlıyor. Yenilenebilir enerji alanındaki bu girişimleri ışığında Etiyopya çoğu alanda yaşanan kaynak sıkıntılarından kurtulmuş, bereketli, ve aynı zamanda yeşil bir Afrika vizyonuna doğru büyüyen ekonomisi ve eskiye göre daha dengeli yönetimi ile emin adımlarla ilerliyor.

Özellikle büyük imalat sanayisine rağmen sınırlı bir çevre duyarlılığı gösteren Çin’de son zamanlarda göze batan hava kirliliği kaynaklı sağlık sorunlarını yaşamak istemeyen insanlar, artık kömür ve fosil yakıtlarla çalışan elektrik santrallerinden uzak durmakta kararlı! Bu alanda tecrübeli olan Avrupa ülkelerinin yenilenebilir enerji sektöründe yaptıkları büyük girişimler sayesinde maliyeti her gün biraz daha düşen rüzgar enerjisi, artık kömürden elde edilen enerjiye kıyasla daha hesaplı, ve dolayısı ile daha yaygın.

Etiyopya, rüzgar enerjisinin yanında hidroelektrik ve jeotermal enerji alanlarında yaptığı girişimlerle atmosfere yaydığı karbondioksit miktarı ile aynı miktarda karbondioksiti ortadan kaldırarak 2025 yılına kadar karbon-nötr statüsüne erişmeyi ve bu şekilde Afrika’daki diğer ülkelere örnek olmayı planlıyor. Tabii bu yolda bazı zorluklarla karşılaşmak kaçınılmaz. Örneğin, rüzgar ve diğer yenilenebilir enerji kaynaklarından elde edilen elektriğin, hayatlarını sürdürebilmek için bu enerjiye gerçekten ihtiyacı olan halka ulaştırılması düşünüldüğü kadar kolay değil. Bugün halkının yüzde yetmiş yedi (77%)’sinin kesintisiz elektriğe ulaşımı olmamasına rağmen, Etiyopya yönetimi ürettiği elektriğin büyük bir kısmını çevredeki komşu ülkelere satmayı planlıyor. Ancak bu durumun yaratacağı eşitsizliğin farkında olan devlet, bir yandan da kendi halkını mümkün oldukça elektrik şebekesine bağlamanın yollarını araştırıyor. Yenilenebilir enerji alanında yapılan yeni yatırımlardan elde edilecek gelirin bu yolda yardımcı olacağına kesin gözle bakılıyor.

Bu noktada insan sormadan edemiyor... Hayatın birçok farklı alanında bugün aklımıza gelmeyecek sorunlarla savaşan Afrika halkının tüm zorluklara rağmen başlattığı yenilenebilir enerji girişimlerini gerçekleştirmeye çekinen veya mevcut tüm kaynaklarını hala daha fosil yakıtların kullanımını destekleyen projelere harcamakta ısrar eden diğer toplumların mazereti ne?

Hayat kalitemizi arttırmakla kalmayıp bizden sonraki nesillerin yeryüzündeki devamlılığını sağlayabilecek sürdürülebilir bir geleceğin sadece yenilenebilir enerji kaynaklarıyla mümkün olacağı gerçeğinin en yakın zamanda tüm insanlar tarafından anlaşılacağı ve bu yönde girişimlerin atılacağı günlerin yakın olması dileği ile...


Çise Ünlüer (24 Kasım 2013)
ciseunluer@gmail.com

11/09/2013

Kullanım Kolası



Yoksa siz hala kola içiyor musunuz?

Dünyada merhaba anlamına gelen “hello” kelimesinden sonra en çok bilinen ikinci kelimenin “Coca-Cola” olduğunu biliyor muydunuz?

Bunun esas nedenlerinden biri, üçüncü dünya ülkelerinin çoğunda, marketten kola satın almak, temiz içme suyuna erişmekten çok daha kolay ve ucuz! Tabii bunu elde etmek için gecesini gündüzüne katan kola şirketlerinin de hakkını vermek lazım! Kazançlarına kazanç eklemek amaçlı insanları ikna etme yolunda sınır tanımayan bu şirketler, dünyanın dört bir yanında sürdürdükleri halkla ilişkiler propagandalarına aralıksız devam ediyor. Bu çalışmaların önemli bir parçası olarak sadece insanlar için değil doğa için de gayet zehirli olan ürünlerine “çevre dostu” imajı çizmeye dursunlar, gün geçtikçe gerçek yüzlerini neden oldukları toprak, su, ve hava kirliği; temiz su kıtlığı; ve hastalıklarla göstermekten kurtulamıyorlar!

Peki vücudumuz için boyalı zehirden başka birşey olmayan bu içeceğin içerdiği asit oranının pillerdeki seviyeye gayet yakın olduğunu ve bu özelliği sayesinde temizlik işleminde bugün evinizde kullandığınız çoğu kimyasal yüklü temizlik ürününe taş çıkaracak nitelikte olduğunu biliyor muydunuz?

Kola ve benzeri asitli içeceklerin insan sağlığında neden olduğu büyük hasarları bilmiyorsanız hemen öğrenmenizde yarar var. Bu asitli içecekleri düzenli bir biçimde tüketen insanların kalp krizi ve çarpması yaşama ihtimali içmeyenlere göre yüzde elli (50%) daha fazla. Bu alanda yapılan yeni çalışmalar, kola ve diğer asitli meşrubatların sık tüketiminin rahat ve düzenli  nefas almayı zorlaştırdığını; ve astım ve kronik akciğer rahatsızlıklarına neden olduğunu gösteriyor.

Koladaki karbonatlaşma, aynı zamanda mide rahatsızlıklarına ve kemiklerde kalsiyum kaybına ortam hazırlayarak, zayıf ve kırılmaya elverişli kemiklere neden oluyor. Bugün çoğu restoran zincirinde sunulan sınırsız asitli meşrubat opsiyonu, mide asidinin yemek borusundan geçerek boğaza kadar gelmesini ve burdaki dokulara zarar vermesini anlatan asit reflüsünün ve hücre mutasyonlarının geçmiş yıllara oranla günümüzde çok daha sık yaşanmasının en büyük nedenlerinden.

Suyun pH seviyesinin 7, pillerin içindeki asitlerinkinin ise 1 olduğunu düşünecek olursak, kola türü içeceklerdeki genellikle 2.5-3 arası değişen pH seviyesi gayet korkutucu seviyelerde. Ağzımızdaki tüm dişlerin minesine zarar vermeye yetecek kadar asitli olan bu içeceklerin insan vücuduna ait olmadığını anlayan insan sayısı arttıkça, bu ürünler için her gün farklı alternatif kullanım alanları geliştiriliyor. Gelin, yakından bakalım...

İçecek menüsünün en meşhur üyesi olan kolanın kullanım alanları bitki gübrelemekten ev temizliğine kadar geniş bir çerçevede ele alınabilir. Evinizdeki tuvaleti mi temizlemek istiyorsunuz? Bir kutu kolayı klozetin içine döküp bir saat kadar bekledikten sonra sifonu çektiğinizde, koladaki asidin tuvaletteki tüm lekeleri ortadan kaldıracağını göreceksiniz. Bu noktada insan sormadan edemiyor: tuvalet temizliğinde bu kadar etkili olan bir ürünün vücudumda ne işi var?

Kolanın kullanım alanları tuvaletle sınırlı değil. Arabanızın lekelenen camını, paslanan kısımlarını, ve evinizin farklı noktalarını kolaya batırılmış kumaş, folyo, veya süngerlerle silebilir; yağ lekesi bulaşan garajınızı veya kıyafetlerinizi temizlemek için bir kutu kolayı lekeli giyeceklerin üstüne uygulayarak her zaman yıkadığınız gibi deterjanla yıkayabilirsiniz. Her iki durumda da kolanın pas ve yağlardan kurtulmanızda büyük rol oynadığını göreceksiniz.

Arabanızın makinasını temizlemek, paslanan aküsünü paslardan kurtarmak, elinizdeki madeni paraları  parlatmak, saçınıza yapışan sakızdan kurtulmak, cam tabaklardan bir türlü çıkmayan lekeleri ortadan kaldırmak, yanan tencere ve tavaların yanık yerlerini çıkarmak, mutfak ve banyonuzdaki mermer aralarını temizlemek, aylardır kullanmadığınız için belli noktalarında pas oluşan havuzunuzu pırıl pırıl yapmak, saçınızdaki boyanın rengini açmak, evinizin herhangi bir noktasından veya kıyafetlerinizden bir türlü gitmeyen kötü kokulardan kurtulmak, çok sevdiğiniz halınızdaki keçeli kalem izlerini çıkarmak, ve metallerinizin üzerinde kalmış boya izlerinden kurtulmak istiyorsanız, kola sizin arkadaşınız!

En zor pasları söken, en inatçı lekelerden kurtulan bu her-eve-lazım temizlik ürünün vücudunuza girdiği andan itibaren neden olduğu tahribatı daha fazla anlatmaya gerek var mı?


Çise Ünlüer (10 Kasım 2013)
ciseunluer@gmail.com

11/01/2013

Zerdeçal Mucizesi



O, Güney Asya'lı, zencefilgiller familyasından, sarı çiçekli, büyük yapraklı bir bitki. O, bilimselliği çok araştırılmış bir halk ilacı. O, birçok hastalığın önlenmesinde ve hatta tedavisinde önemli roller oynayan bir harika!

Zerdeçöp, safran kökü, sarıboya, zerdeçav, ve hint safranı olarak da bilinen zerdeçal, başta Pakistan, Hindistan, Çin ve Bangladeş olmak üzere Asya’nın tropik bölgelerinde yetişiyor. M.Ö. 600'den beri ilaç, baharat, ve boya olarak kullanılan zerdeçal, zencefil familyasından lifli bir bitki olan Curcuma longa bitkisinin kökünden elde ediliyor. Çok ağır olmayan aromasına karşılık keskin olan tadı, özellikle Hindistan ve Güney Asya yemeklerinde çok tercih görüyor. Zerdeçalın kullanımının sadece yemeklerle sınırlı olmadığının farkına varan Asyalılar, onu mide ve karaciğer rahatsızlıklarının tedavisinde de uyguluyor. Zerdeçalın geniş kullanım alanı bulduğu Endonezya’da halk, düğün törenleri gibi özel günlerde vücutlarını zerdeçal ile boyuyor.

Peki bugüne kadar halk ilacı olarak da bilinen ve Asya’da geçmişten beri birçok farklı rahatsızlığın giderilmesinde doğal ilaç olarak kullanılan zerdeçalın yararları neledir? Parmak şeklinde bütün olarak veya toz halde satılan zerdeçalın etken maddesi  içerisinde 1-3% oranında bulunan kurkumin (curcumin). Günde 200 mg, yani 2-4 tatlı kaşığı miktarında tüketilebilen toz zerdeçalın birçok hastalığın önlenmesinde ve hatta tedavisinde yardımcı olduğu biliniyor. Çünkü zerdeçal hem herkesin elde edebileceği kadar düşük maliyetli; hem de antienflamatuvar, antikanserojen, ve antiaterojenik özellikleri ile ilaç sektörünün en büyük rakiplerinden!

Diğer bitkilerde olduğu gibi, zerdeçalın yapı taşları, vücutta belirli organları seçerek kan yolu ile ilgili organa protein yapı taşlarına bağlanarak ilerler. Antioksidan ve antienflamatuar özelliği ile iltihapları gideren; ve üst solunum yolu enfeksiyonu, astım, bronşit, ve sinüzit gibi rahatsızlıkların ortadan kaldırılmasında kullanılan zerdeçal, vücudun farklı noktalarında meydana gelebilecek enflamasyonları geciktirebilir ve hafifletebilir özelliğe sahip. Bunlara paralel olarak, tümör hücrelerinin üremesini engellleyen ve toksik yan ürünlerini azaltan aktif maddesi curcumin, farklı kanserlerin önlenmesi ve tedavi edilmesinde olumlu sonuçlar sunuyor.

Kanserle mücadelede etkisi ispat edilmiş en önemli bitkilerden olan zerdeçalın sağlık alanında diğer kullanım alanları Alzheimer, katarakt oluşumu,  karaciğer hasarı, enfarktüs, ve felç gibi rahatsızlıkların oluşumunu yavaşlatmak ve mümkünse engellemek. Bunlar yeterli gelmediyse, bağışıklık sistemini güçlendirmede, metabolizmayı hızlandırmada, kolesterolü azaltmada, kalp hastalıklarını önlemede, hazmı kolaylaştırmada, ve sigaranın verdigi zararları önemli ölçüde azaltmasındaki katkılarından dolayı tüketilebilir.

Zerdeçalı baharat haline getirebilmek için önce bitkisinin temizlenmesi, sonra suda kaynatılıp kurutularak elde edilen sarı renkli kök saplarının öğütülmesi gerekiyor. Aklınıza gelecek her tür yemeğe eklenebilen zerdeçal baharatı, dünyanın birçok yerinde pilav ve çeşitli sebze yemeklerinde çeşni olarak kullanılıyor. Bunların en güzel örneklerinden bazıları çoğumuzun severek tükettiği hardal, fümeler, turşular, zerde, Hintlilerin sabah akşam yediği "köri" sosu, ve İspanyolların çoğu zaman deniz ürünleri de katarak hazırladıkları ünlü "paella" yemekleri.

Evde zerdeçalı yemeklerinize katmak isterseniz, işe makarna ve patates gibi yemeklerin üzerine sos olarak hazırladığınız sebzelere ekleyerek başlayabilir, pilavlarınızı zerdeçalın harika parlak sarı rengi ile renklendirebilirsiniz! Zerdeçalın bal ile karıştırılıp yenilmesi, çaylara katılarak içilmesi, veya kapsül halinde alınması da mümkündür.

Zerdeçalın kullanım alanları sadece gıda sektörüyle sınırlı değil. İpek kumaşlar ve ince derilerin boyanmasında olduğu gibi, kına yakmada da renklendirici olarak kullanılıyor. Cilt hastalıkları tedavisinde kullanımının yanında, hızlı kilo değişimlerinden vücutta oluşan çatlakları ve zamanla beliren kırışıklıkları geciktirdiğinden, cildi parlatıp temizlediğinden, ve sivilcelere iyi geldiğinden dolayı cilt temizliğinde ve tedavisinde da kullanılıyor. Bunun için evde hazırladığınız maskelere ve cilt temizleyicilerine ekleyebilir; süt, yoğurt, ve bal ile karıştırıp yüzünüz dahil vücudunuzun farklı noktalarına uygulayabilirsiniz.

Peki bu kadar farklı alanda sayısız yararı olan zerdeçal neden geç keşfedildi? Dünya genelinde yıllardır günlük hayatın parçası olan zerdeçalın sağlık üzerindeki yararlarının farkında olan Asyalılar başta olmak üzere, dünyanın farklı noktalarında çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılan zerdeçalın bitki kökünün geliştirilememesinin nedeni, toz formunun dışında asla işlenemeyişidir. Başka bir deyişle, doğadaki çoğu bitkilerin çayı, tentürü, eksraktı elde edilebilirken, zerdeçalda bu işlem mümkün olmadığından Osmanlı döneminde tutulan kayıtlar dahil olmak üzere zerdeçalın yukarda bahsettiğimiz özellikleri bilinen literatürlere 1900'lü yıllara kadar yansımadı. Ancak içerisindeki etken maddesi Curcumin'in keşfi ile özellikle son 20 yılda gerçekleştirilen araştırmalar, zerdeçala gereken önemi geç de olsa vermemize yardımcı oldu.

Yemeklere kattığı güzel renk ve tat yanında sağlık ve güzellik için de mutfağınızda her zaman bulunması gereken zerdeçalın hayatınıza getireceği mucizelerden yararlanmak için ne bir alternatif tıp uzmanı ne de hasta olmanız gerekir. Zerdeçalın gayet faydalı, kullanımı kolay ve ucuz bir baharat olmasından yararlanın! Dolmadan köfteye, makarnadan pilava mutfağınızda pişen her tencereye bir tatlı kaşığı ilave ederek size en uygun olan kullanım alanlarını belirleyebilir, pek bir tat değişimi yaşamadan mükemmel hastalık önleyici ve tedavi edici özelliklerinden yararlanabilirsiniz!


Çise Ünlüer (3 Kasım 2013)
ciseunluer@gmail.com

10/25/2013

Yeşil Tüketime Bakış Açımız



Türkiye Sürdürülebilirlik Akademisi, sürdürülebilir bir geleceğin ancak ekonomik, toplumsal ve çevresel alanlarda yapılacak çevre dostu girişimlerin bir araya gelmesi ile elde edileceğine inanarak bu yolda önemli çalışmalar gerçekleştiren bir sosyal girişim. Akademi, sürdürülebilir gelecek ve kalkınma için farklı sektörlerde sürdürülebilirlik dönüşümünü hızlandıracak bilgilendirme ve bilinçlendirme çalışmaları yapıyor. Gelin yakından bakalım...

Alışverişte karşımıza çıkan ürünler arasından hangilerini tercih edeceğimizi hangi kriterlere göre karar veriyoruz? Bu ürünlerden çevreci olanlarını tercih edip etmeme arasında nasıl bir düşünce planından sonra sonuca varıyoruz?

Sürdürülebilirlik Akademisi’nin tüketici davranışlarını daha yakından anlamamıza yardımcı olması için hazırladığı çalışmalardan biri, tüketicilerin yeşil tüketim alışkanlıklarını ve bu ürünlere yaklaşımını ortaya koyan Yeşil Tüketim Araştırması. 2011 yılında 15 farklı ilden 1487 kentli tüketicinin katılımı ile gerçekleştirilen çalışma, Türk tüketicilerin çevreci ürünleri satın almak istediğini ancak pahalı ve yetersiz bulduğunu gösteriyor. Esas amaç Türk tüketicisinin “çevreci tüketim” konusundaki davranışlarını, beklentilerini ve satın alma alışkanlıklarını anlamak ve bu alandaki davranışlarının ne kadar çevreci bilince dayalı olduğunu ölçmek olsa da, çalışmadan elde edilen sonuçlar gerçekten ilginç.

Yeşil Tüketim Araştırması, “yeşil ve çevre dostu ürün” denilince tüketicilerin yarısının aklına geri dönüşümlü ürünler geldiğini; tüketicilerin yüzde otuz altı (36%)’sının organik, yüzde otuz iki (32%)’sinin ise “enerji tasarruflu” ürünlerin çevre dostu olduğunu düşündüğünü belirtiyor.

Tüketiciler çevre konusunu önemsemelerine rağmen, bu konudaki düşünceleri ile davranışları büyük oranda farklılık gösteriyor. Satın alacakları ürünlerin yeşil ve çevre dostu olması gerektiğini düşünenlerin oranı yüzde yetmiş (70%)’den fazla olsa da, sıklıkla yeşil ve çevre dostu ürün satın alanlar yüzde yirmi (20%)’den az. Öte yandan tüketicilerin yüzde elli dört (54%)’ü “yeşil ve çevre dostu ürün tüketmeliyiz” fikrini destekleyerek bilinçli olduğunu vurgulasa da, hiçbir zaman çevre dostu ürün almıyor!

Bu çalışma ülkemizde yapılmasa da, halkımızı ele alan benzer bir çalışmanın çok yakın sonuçlar çıkaracağı görüşündeyim. Bu durumda sorulacak tek soru şu: Çevreyi önemseyen ve yeşil ürünlerin gerekli olduğunu düşünen Türk halkı neden iş bu ürünleri satın almaya gelince geri çekiliyor?

Esas neden istememek değil alamamak! Çünkü çevreci ürünlerin fiyatları, çevreci olmayan benzerlerine kıyasla daha yüksek. Buna göre tüketicilerin yarısından çoğu, yeşil ve çevre dostu ürünleri isteseler de yüksek fiyatlarından dolayı alamıyor. Bir diğer neden, yüzde yirmi altı (26%) tüketicinin belirttiği, çevreci ürünlerin sunduğu sınırlı çeşit olanakları. Çevre dostu ürün çeşitlerinin çok sınırlı olduğunu düşünen bu tüketici grubu, raflarda daha fazla yeşil ürün görmek istediğini belirtiyor. Son olarak yüzde yirmi (20%) tüketici ise, yeşil olduğu iddia edilen ürünlerin bu doğrultuda yeterli bilgi sunmadıklarından dolayı güvenilirliklerini sorguluyor.

Genel olarak daha çok firmanın çevre alanında yürütmeye başladığı çalışmalar ile genişleyen yeşil ürün yelpazesi, tüketicilerin bu sektöre olan güveninin artmasında büyük rol oynuyor. Yapılan çalışmalara paralel olarak artan bilinç, tüketicilerin marketteki ürünlerle ilgili daha detaylı bilgi verilmesi talebini de karşılayarak, bu sektörde ismini duyurmaya çalışan markalara iyi bir yol haritası oluşturabilecek.

Ülkemizde henüz tam anlamıyla yerleşmiş olmayan yeşil ve çevre dostu ürünlere olan talebin artması için gerekli adımlar atılmalıdır. Bu yolda geliştirilecek ürünlerin enerji tasarrufu sağlaması gerektiği görüşünde olan tüketicilerin de istekleri doğrultusunda, uygun fiyatlandırma, gerekli bilgilendirme, ve yeterli çeşitlendirme olanakları ile sürdürülebilir tüketimde önemli adımlar atmanın zamanı çoktan geldi!


Çise Ünlüer (27 Ekim 2013)
ciseunluer@gmail.com

10/18/2013

(Kırk) Yediden Yetmişe



Grönland, İzlanda, Antarktika, Alaska, ve Alpler... iklim değişikliği gerçeğinin en büyük kanıtları!

Dünyanın büyük bir kısmını kaplayan buzullar göz göre göre ortadan kayboluyor. Bu değişimleri gözlemlemek amaçlı buzul kıyılarına yerleştirilen güneş enerjisi ile çalışan fotoğraf makineleri, normal şartlarda oldukça yavaş gerçekleşen buzul hareketlerinin, iklim değişikliğine bağlı olarak çok daha hızlı gerçekleştiğini kanıtlıyor.

Buzulların bilim dünyasında nefes alan ve hareket eden varlıklar olarak değerlendirildiğini biliyor muydunuz? Kış aylarında yağan karla büyüyen, bu zamanlarda nefes alan buzullar; yaz aylarında erir ve nefes verir. Buzullar, üzerlerindeki yük ağırlaştıkça akmaya başlar ve bu şekilde hareket eder. Hareket etmeyen buz yığınları buzul olarak nitelendirilmez. Sanayileşme öncesi zamanlarda, yakınlarındaki yerleşim yerlerini tehdit ettikleri için bu noktalarda yaşayan insanların korkulu rüyası olan buzullar, yirminci yüzyılda turisterlerden rağbet görmeye başlar.

Bu alanda yıllardır toplanan veriler, dünyanın farklı noktalarının geçmişte küçük ve büyük buzul çağlarından geçmiş olduğunu gösteriyor. Bu da yer yüzündeki iklimin büyük değişimlerden geçerek çok farklı haller alabileceğini kanıtlıyor. Ancak geçmişle bugün arasındaki en büyük fark, insanların iklim değişikliğinde oynadığı büyük rol! Bugün dünyada insanlar olmasa veya iklim sadece doğanın kontrolünde olsa, birkaç bin yıl sonra yeni bir buzul çağının yaşanabileceğini biliyoruz. Ancak bizim takip ettiğimiz, ve dünyadaki tüm gaz, kömür, ve petrol gibi yakıtların atmosfere karışmasını içeren yol, buzulların eriyerek yok olmasını da beraberinde getiriyor.

Geçtiğimiz hafta, yüzde doksan beş (95%)’inden insanların sorumlu olduğu küresel ısınmanın yakın gelecekte bizi nasıl etkileyeceğine değinmiştik. Diyelim bildiğimiz gibi yaşamaya, yani yıllardır sürdürdüğümüz alışkanlıklarımızla dünyaya zarar vermeye devam ettik. Sonuç? Hızla yaklaşan bir son! Sera gazlarının önüne geçmez veya farklı girişimlerle salınım miktarlarını azaltmazsak, biyolojik ve sosyal açıdan kritik bir dönüm noktası bizi bekliyor.

Sera gazlarının atmosferdeki miktarlarının kontrolsüz bir şekilde artması ile gittikçe artan etkilerini hissettiğimiz küresel ısınmanın, insanların yoğun bir şekilde yaşadığı şehirleri yakından etkileyeceğine garanti gözle bakılıyor. İklim değişikliğine neden olan insan aktivitelerinde hiçbir gerileme sağlanmadan devam edilmesi durumunda, atmosferdeki sıcaklık artışının 21. yüzyılın ortalarında rekor seviyelere ulaşması ve dünyadaki birçok şehrin 2047’de yaşanmaz hale gelmesi bekleniyor.

Bu değişimden en çok dünyadaki tropikal bölgelerin etkileneceği öngörülüyor. En çok tehlike altında görülen şehirlerden Mexico City’de 2031’de, Jakarta ve Lagos’da 2029’da, Bogota’da ise 2033’te insan yaşamının devam etmesi çok zor bir hal alabilir. Özellikle canlıların dünyadaki varlığı üzerinde büyük etkiye sahip olan Amazonlar gibi büyük ormanlar ve milyonları besleyen balıkların yetiştiği mercanların en büyük tehlike altında olduğu belirtiliyor. Bu durumda karşılaştığımız yol ayrımında iki seçeneğimiz var: ya küresel ısınmaya adapte olacağız ya da dünyadaki varlığımızın hızla yok olmasına göz yumacağız.

İklim modellemelerinden yola çıkan bilimsel araştırmalar, yakın gelecekte yaşayacağımız fiziksel etkilerin analizini gözler önüne sunuyor. Gerçekçi bir yaklaşım benimseyen bu çalışmalar, sera gazlarının atmosfere salınım oranlarının küresel çapta yapılacak girişimlerle gerçek anlamda azalması halinde bile dünya üzerinde beklenen sıcaklık artışının ancak 25 yıl kadar ertelenebileceğine dikkat çekiyor. Bir diğer deyişle, 2047’de yaşanması beklenen kriz durumu, en fazla 2070’li yılların başına kadar geciktirilebilir. İlk bakışta çok da uzun görünmeyen bu süre, insanların iklim değişikliğinin getirilerine ayak uydurması ve dünyadaki canlı varlığının devamlılığını sağlaycak teknolojileri geliştirmesi için gayet kritik bir rol oynayabilir!

Peki bütün bunlardan çıkarmamız gereken sonuç ne? Bulunduğumuz noktada iklim değişikliği her ne kadar “kaçınılmaz” olsa da, sera gazlarını atmosfere yaymaya devam ettiğimiz her an geleceğimizden çalıyoruz. Dünyadaki varlığımızın devamı için bu alanda atılacak her çevreci adımın çözüm geliştirme yolunda bize zaman kazandıracağından, ve çok yakın gelecekte bizi bekleyen değişen iklim koşullarına uyum sağlamamıza katkı koyacağından emin olabiliriz!


Çise Ünlüer (20 Ekim 2013)
ciseunluer@gmail.com

10/06/2013

Küresel Isınma Geliyorum Der



Yoksa siz hala iklim değişikliğine inanmayanlardan mısınız?

Ya da inanıp da adım atmayanlardan?

Peki küresel ısınmanın insan kaynaklı olduğunu biliyor musunuz? Geçtiğimiz hafta İsveç'in başkenti Stockholm'de BM'ye bağlı Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli tarafından hazırlanan rapora göre küresel ısınmanın yüzde doksan beş (95%)’i insan kaynaklı!

Dünyanın farklı noktalarından yaklaşık 200 ülkeden katılımcının katkı koyduğu konferans sonrası hazırlanan rapor, birbirinden önemli sonuçlarla gerçeği yüzümüze vuruyor. Buna göre, her yıl biraz daha ısınan dünya genelinde son 100 yılda yaklaşık 0.9 derecelik bir sıcaklık artışı gözlemlendi. Bu artışın  yüzyılın sonunda 1.5 dereceye kadar çıkmasına kesin gözle bakılıyor. İlk duyulduğunda kulağa çok yüksek gelmeyen bu miktar, insanların ve diğer tüm canlıların önemli bir parçası olduğu ekosistem dengelerini alt üst etmekle kalmıyor, alışmış olduğumuz düzene büyük değişiklikler yapmayı da gerekli kılıyor.

İklim değişikliğinin esas nedeninin, insan kaynaklı sera gazı miktarlarının atmosferde gittikçe artması olduğu artık bilimsel bir gerçek. Özellikle 1750 yılından itibaren başlayan sanayi devriminden bu zamana atmosferdeki oranı yüzde kırk (40%) artan karbondioksit ve atmosferde yaklaşık 10 sene kalmakla birlikte, molekül bazında karbondioksitten 20 kez daha güçlü bir potansiyele sahip olan metan gazı iklim değişikliğine en fazla “katkı” koyan sera gazları. Bu kritik sera gazlarının kontrolsüz salınımına devam edilmesi halinde, sıcaklığın gittikçe daha hızlı artarak birçok canlı hayatını tehdit etmesi ise kaçınılmaz. Oysa uzmanlar, dünyadaki varlığımızın devamı için ısınma oranındaki artışın 2 dereceyi geçmemesi gerektiği görüşünde.

İklim uzmanları, sıcaklıkla birlikte buzulların erime oranında da hız yaşandığını belirtiyor. 1900’lü yıllara göre 7 kat daha hızlı eriyen buzulların başında gelen Grönland'da bulunan buzullar, giderek insan gözüyle farkedilecek kadar küçülen kütleleri ile yaşadığımız değişimin en büyük kanıtlarından. İnsan kaynaklı sera gazlarının hızını arttırdığı küresel ısınmanın devam etmesi halinde 2100 yılına kadar yüzde seksen beş (85%)’e kadar eriyecek olan kutuplardaki buzullar, yükselen deniz seviyelerinden artan karbondioksit ve metan gazı oranlarına kadar, küresel ısınmayı büyük ölçüde tetikleyecek.

Bu noktada esas tehlikelerden biri, kutuplarda yer alan buzun ve donmuş toprağın altında bulunan büyük miktarlarda metan yatakları ve ölü bitki örtüleri. Buzulların erimesi ile ortaya çıkacak olan bu bitki örtüleri çürüyecek ve karbondioksit ile birlikte metan gazının atmosfere yayılmasına neden olacak. Karbondioksite göre kısa dönemde kat kat daha fazla ısınmaya yol açan metan, bu konuda çalışmalar yürüten insanların uykularını kaçıracak kadar tehlikeli bir gaz.

Tabii olay sadece artan sıcaklık ve eriyen buzullarla kalmıyor. Küresel ısınmanın neden olduğu değişimlere ayak uyduramayan canlı evriminin bu yolda ne kadar zarar gördüğü, ekoloji ve evrim biyologları tarafından gözler önüne seriliyor. İnsan kaynaklı küresel ısınmanın neden olduğu evrim değişikliğinin, canlıların doğal evrim hızından 10 bin kat daha hızlı gerçekleştiğini biliyor muydunuz?

Çalışma kapsamında 500’den fazla canlı türünün genetik bilgileri ve jeolojik geçmişlerinde yaşadıkları bölgelerde görülen iklim değişiklikleri ayrı ayrı göze alınarak iklim değişikliğine uyum sağlamaları gereken evrim süreleri hesaplandı. Araştırma boyunca elde edilen sonuçlar, canlı türlerinin atmosfer sıcaklığındaki bir derecelik değişime ayak uydurması için 1 milyon yıla ihtiyaç duyduklarını gösteriyor. Buna göre, omurgalı hayvanların evrim hızının iklim değişikliğinden 10 bin kat yavaş olduğu ve bu nedenden dolayı dünya üzerindeki canlıların iklim değişikliğine ayak uydurmak konusunda başarısız olabileceği belirtiliyor.

Peki bu dünyadaki varlığımız için ne anlama geliyor? İnsan kaynaklı aktivitelerin atmosfer sıcaklığını bugünkü hızıyla arttırmaya devam etmesi halinde, insanların hayatlarını devam ettirebilmeleri için soğuk bölgelere göç etmesi zorunlu bir hal alacak. Bununla birlikte gelen artan dünya nüfusuna paralel yaşanacak kaynak savaşları ise birkaç satırda anlatılamayacak kadar yakın geleceğimizde önemli bir yer alacak. Öte yandan hızlı evrimi sağlayacak genetik yapı ve özelliklere sahip olmayan canlıların yok olma tehlikesi her gün biraz daha artacak.

Atmosferdeki miktarları gün geçtikçe artan karbondioksit ve benzeri sera gazarının iklim değişikliğine neden olduğu çoğu insan tarafından kabul edilse de buna henüz ikna olmayanlar ya da olup da adım atmaya istekli olmayanlar da yok değil. Yukarda sözü geçen BM çalışmasına göre, insan kaynaklı iklim değişikliğinin yavaşlatılması için en etkili adım, en başından sorunun en büyük nedeni olan petrol, gaz ve fosil yakıtlarının kullanımının hızlı ve etkili bir şekilde sınırlandırılması.

Küresel ısınma ile birlikte gelen iklim değişikliğinin insanlığı etkilediği ve de etkilemeye devam edeceği kaçınılmaz bir gerçek! Artık insan hayatının hangi alanlarda ve nasıl etkileneceği konusunda az çok bilgimiz var. Ancak unuttuğumuz tek nokta var: bu sorunun nedeni olduğumuz gibi çözümü de biziz!


Çise Ünlüer (6 Ekim 2013)
ciseunluer@gmail.com

 
YEŞİLE DÖNÜŞ | ÇİSE ÜNLÜER | GREEN IT